Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç romanı, yüz yılı aşkın bir zaman önce yazılmış olmasına rağmen, şaşırtıcı derecede tanıdık bir insan manzarası sunuyor. Romanı bitirdiğimde büyük bir şaşkınlık yaşamadım; ancak bunun nedeni anlatının sığlığı değil, bugün edebiyat ve sinemada sıkça karşılaştığımız anlatı kırılmalarının artık bize yabancı gelmemesiydi. Buna rağmen eserin 1910 yılında kaleme alındığını ve Hüseyin Rahmi’nin Türk romanının öncü isimlerinden biri olduğunu düşündüğümüzde, bu anlatı oyunlarının ve ters köşelerin adeta “ilk örnekleri”yle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.
Roman, dönemin toplumsal gündemine oturan bir gök olayı etrafında şekilleniyor gibi görünse de, merkezinde aslında gökyüzü değil insan var. Hüseyin Rahmi, bilimsel düşünce ile hurafe arasındaki çatışmayı didaktik olmadan, mizahın sağladığı rahatlıkla ele alıyor. Astrolojiye, felaket kehanetlerine ve korku üzerinden kurulan toplumsal söylemlere açık bir mesafe koyarken, bunu soğuk bir akılcılıkla değil, sıcak ve canlı bir anlatımla yapıyor. Bu da romanı kuru bir fikir metni olmaktan çıkarıp güçlü bir edebî esere dönüştürüyor.
Eserdeki karakterler tek tek ele alındığında birbirinden oldukça farklı görünse de, hepsi bir araya geldiğinde dönemin düşünce dünyasına dair bütünlüklü bir tablo sunuyor. Hüseyin Rahmi’nin en güçlü yanlarından biri, karakterlerini “iyi” ya da “kötü” olarak sabitlememesi. Aksine, her birini kendi çelişkileriyle, zaaflarıyla ve savunma mekanizmalarıyla birlikte resmediyor. Bu sayede roman, yalnızca bir dönemin eleştirisi olmaktan çıkıp insan doğasına dair evrensel bir sorgulamaya dönüşüyor.
Kadın karakterler romanın en dikkat çekici yönlerinden birini oluşturuyor. Yazar, kadınları tek tip bir mağduriyet ya da ideal figür olarak sunmuyor.