Yunanca Dersleri’ni bitirdiğimde bir roman bitirmiş gibi değil, sanki uzun ve tek parça bir şiiri tamamlamış gibi hissettim. Düz yazıyla yazılmış ama şiir gibi akan, olaydan çok duygu ve boşluklarla ilerleyen bir metin bu.
Kitap, konuşma yetisini kaybetmiş bir kadınla görme yetisini yitirmekte olan bir erkeği merkeze alıyor. Ama asıl mesele hastalıklar değil; bu hastalıklarla birlikte yaşamanın, daha çocukluktan itibaren katlanmayı öğrenmenin insanın iç dünyasında açtığı sessiz yarıklar. Her iki karakterin de hastalıklarının seyrini erken yaşta öğrenmiş olması, çocukluklarını bile gelecekte kaybedecekleri şeylerin gölgesinde yaşamalarına neden oluyor. Bu yüzden kitapta çocukluk anıları bile masum değil; hep bir eksilmenin, yaklaşan kaybın bilgisiyle anlatılıyor.
“Hayat asla mecburen dayanılması gereken bir şey haline gelmemeli” cümlesi, kitabın bende en derin iz bırakan yerlerinden biri oldu. Çünkü bu karakterler için hayat tam da buna dönüşmüş durumda: Seçilmemiş, kaçınılamayan, sessizce taşınan bir yük. Han Kang bunu dramatize etmiyor; yüksek sesle isyan etmiyor. Tam tersine, metin boyunca büyük duygular yerine küçük temaslar, kısa cümleler ve uzun suskunluklar var.
Adamın kardeşi Ran’a yazdığı ama karşılığını hiç okumadığımız mektuplar, tek taraflılığın ve karşılıksız seslenmenin güçlü bir metaforu gibi. Babayla kurulan sorunlu ilişki ise hastalığın sadece bedende değil, kuşaklar arasında aktarılan bir kader hissi olarak da var olduğunu düşündürüyor. Babada görülen rahatsızlık, adam için geleceğine bakmak gibi; bu yüzden ilişkide sevgi kadar reddediş de var.
Bu kitap bir şey anlatmaktan çok, okurda bir hâl yaratıyor. Açıklamıyor, tamamlamıyor, çözmüyor. Okurdan sabır istiyor; tıpkı karakterlerinden istediği gibi. Bittiğinde geriye net bir sonuç değil, içte kalan
Roddy Doyle’un Paddy Clarke Ha Ha Ha romanı, bir çocuğun yaşadıklarından çok, bir çocuğun düşünme biçiminin nasıl değiştiğini anlatıyor. Kitapta çok uzun bir zaman geçmiyor ama Paddy’nin dünyayı algılayışı baştan sona dönüşüyor. Başlarda olaylar sadece olur; açıklama yoktur, duyguların adı konmaz. Anlatım dili de tam olarak bunu yansıtıyor: hızlı, kopuk ve sonuçsuz. İlk başta zorlayıcı gelse de, kendimi Paddy’nin yerine koyduğumda bu dilin ne kadar sahici olduğunu fark ettim.
Romanda şiddetin evde, okulda ve çocukların kendi aralarında ne kadar normalleştiği oldukça sarsıcı. Yetişkinlerden görülen şiddet, çocuklar arasında oyuna ve eğlenceye karışarak giderek daha tehlikeli bir hâl alıyor. Paddy de zamanla sadece yaşayan bir çocuk olmaktan çıkıp, olaylara anlam vermeye çalışan birine dönüşüyor. Bana göre büyümenin en net göstergesi de bu: olaylara mantıklı bir açıklama getirme isteği ve bunu beklemek. Ancak bu durum, sebepsiz mutlu olmayı da zorlaştırıyor.
Kitap bittiğinde Paddy daha farkında ama daha az hafif biri. Paddy Clarke Ha Ha Ha, çocukluğun nasıl sessizce geride kaldığını gösteren, rahatsız edici ama
güçlü bir roman.