• İbn Arabinin İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhi Tedbirler adındaki bu kitabı, bizzat kendi ifâdesine göre, hikemî ve tasavvufî olmak üzere karışık bir üslûp ve beyan ile, hem avâm hem de havasın istifadesi düşünülerek kaleme alınmış, havas için birçok işaretler ve avam için açık bir yol gösterilmiş, tasavvufun özü dile getirilmiş ve böylece salik ve vâsıfların faydalanacağı pekçok şeye temas edilmiştir. Mâlik (efendi, devlet başkanı, idareci) ve memluk (idare olunan, kul) durumunda olan kimselerin istifâdesine sunulmuştur. Mesnevi ve Fususul Hikemin şârıhi olan Ahmed Avni Konuk bu kitabı paragraflar halinde tercüme etmiştir. Tercüme birçok yerde kırık mana denilen üslûp ile yapıldığı için cümleler bâzen hiç anlaşılmamaktadır, Zâten İbn Arabinin veciz îfâdesı de kelimesi kelimesine tercümeye imkân vermemektedir.
    (takdim yazısından)

    Daha fazla okuyucunun, daha çok İbn Arabi eserleri ile buluşması arzusuyla en kısa sürede bu eserin günümüz Türkçesiylede basılmasını dilerim
  • ANA SAYFA
    EVRAD-I ŞERİF
    ANAHTAR KAVRAMLAR
    TEDBİRÂT-I İLÂHİYYE
    FUSÛSU’L-HİKEM
    Muhyiddin ibnül Arabi Hayatı, Eserleri, Kavramları, Kaynak Bilgiler

    Anasayfa Anahtar Kavramlar Rüya ve Gerçek
    Anahtar Kavramlar
    Rüya ve Gerçek
    Tarafından Erhan KILIÇ - 30 Ağustos 2015 1493 0


    Bizi çevreleyen ve bizim de kendisine gerçek gözüyle bakmağa alışkın olduğumuz hissî âlemden ibâret bu: “gerçek” denen nesne İbn Arabî için, aslında, hayâlden başka bir şey değildir. Bizler hislerimizin aracılığıyla çok sayıda eşyâyı idrâk etmekte, bunları biribirlerinden tefrik etmekte, aklımızla bunlara bir çekidüzen vermekte ve böylece sonuçta, etrafımızda muhkem bir şey te’sîs etmiş olmaktayız. Bu kurduğumuz nesneye de “gerçek” demekte ve bunun da gerçek ve doğru olduğundan kuşku duymamaktayız.

    Hâlbuki İbn Arabî’ye göre bu kabil “gerçek”, kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir. Başka bir deyimle böyle bir şey, gerçeği itibâriyle Varlık (Vücûd) değildir. Uyumakta olup da eşyâyı rüyâsında gören bir kimse için gördüğü eşyâ nasılsa bu hissî âlemde, gerçekliği açısından, Varlık da bize o nisbettedir.

    “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki meşhûr bir hadîsden yararlanan İbn Arabî şu mütâlâada bulunmaktadır:

    Âlem bir vehim’den ibârettir; onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise “hayâl” ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannetin ki bu âlem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; mutlak Gerçek’den (Hakk’dan) hâriç bir varlıktır. Hâlbuki hiç de böyle değildir13… Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve “bu ben değilim” dediğin her bir nesne de bir hayâldir. Şu hâlde bütün varlık âlemi de hayâl içinde hayâldir14.

    Şu hâlde eğer bizim “gerçek” diye kabûl ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse yâni Varlık’ın gerçek şekli değil de vehm ettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir?

    Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni gerçekten de gerçek olan bir âlemi mi aramamız gerekir? İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer “remiz (sembol) oluş”a delâlet etmektedirler. “Gerçek” denilen şey hiç kuşkusuz hakikî Gerçek değildir; fakat bunun boş ve dayanıksız bir şey olduğu kanısına da kapılmamalıdır. “Gerçek” denilen şey, hakikî Gerçek’in bizzat kendisi olmamakla birlikte onun, hayâl düzeyinde, müphem ve belirsiz bir yansıması yâni başka bir deyimle Gerçek’in bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsilidir. Rüyâlardaki sembollerin ardındaki gerçek durumu ö renebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, gerekli olan da: Gerçek’in hayâl düzeyindeki bir yansıması olan “gerçek” dediğimiz nesneyi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu te’vil ederek aslına rücû’ ettirmemizdir. Yukarıda geçen: “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki hadîse dayanarak İbn Arabî: “Peygamber bu sözlerle bir kimsenin bu âlemdeki bütün gördüklerinin rüyâ gören bir kimsenin rüyâsı mesâbesinde olduğuna ve te’vîl edilmeleri lâzım geldiğine işâret etmiştir”15 demektedir.

    Rüyâda görülen bizzat Gerçek değil fakat onun var olduğu sanılan bir şeklidir. Bütün yapacağımız iş de bunu, orijinal ve hakikî durumuna rücû’ ettirmektir. Ve te’vîl de işte budur.

    Hadîsdeki “ölmek ve uyanmak” ibâreleri de, İbn Arabî’nin anlayışına göre, böyle bir te’vîl icrâ etmekten başka bir şey değildir. Bu hâlde buradaki “ölüm” biyolojik bir ölüm anlamında değildir. Bu, bir insânın hislerin ve aklın kösteklerini fırlatıp atması, doğal olayların ördükleri ince remizler perdesinin ardını görmesi gibi mânevî bir olaya; yâni, kısacası, fenâ denilen mistik deneyime delâlet etmektedir. Bir insân uykusundan uyanıp da gerçek gözlerini açarak etrâfına baktığında ne görür?

    Bu takdirde ne gibi bir senaryo seyreder? İşte bu hârikulâde sahneyi tasvir etmek ve bunun mâhiyetini açıklamak İbn Arabî’nin başlıca çabasıdır. Uyanık iken gördüğü âlemin tasviri onun dünyâ görüşünü oluşturmakta, bu âlemin yapısının ve tabîatının teorik açıklaması da onun felsefesini meydana getirmektedir.

    Şu hâlde, olayların oluşturdukları perdenin ardında kendini gizleyen ve “Gerçek” denilen şeyi kendine büyük ölçekli bir sembol kılarak var olduğunu îmâ ettiren Nesne nedir?

    Üstâd buna derhâl cevap vermektedir. Bu Mutlak’dır, gerçek olan Gerçek ya da Mutlak Gerçek’dir ki İbn Arabî buna Hakk demektedir. Buna göre “gerçek” denilen şey yalnızca bir rüyâdan ibâret olmakla birlikte büsbütün de vehim değildir. Bu ise, Mutlak Gerçek’in yâni Hakk’ın özel bir görünüşü, kendi zuhûrunun özel bir biçimi: bir tecellî’sidir. Bu, “fizik ötesi (metafizik) bir temele dayanan bir rüyâ’dır. İbn Arabî: “Varlık ve Oluş (Vücûd ve Kevn) âlemi bir hayâl olup gerçekte bu, Hakk’ın bizzat kendisi’dir”16 demektedir.

    Böylelikle, kendisine “gerçeklik” yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hâllerden ibâret olan varlık ve oluş âlemi bizâtihi çok renkli bir kuruntu ve hayâl imâlâthânesidir; fakat aynı zamanda da, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı bağımsız birer varlık olarak değil de ancak Hakk’ın çeşitli tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de Gerçek’den başka bir şey değildir. Bunu böyle idrâk eden ise, aslında, Tarîkat’ın (Allah Teâlâ’ya giden yolların) en derin sırlarına erişmiş bir kimse olur. Peygamberler keşif ehli kimselerdir. Tabîatlarının gereği olarak, alelâde bir beşerin yeteneği dışında kalan acâyip keşif ve ilhâmlara mazhar olurlar. Bu olağandışı keşifler sâdık rüyâ diye bilinmekte olup bunların sembolik bir mâhiyeti vardır. Genellikle bir peygamber kendi keşiflerinin aracılığıyla ve bunların ardında lâfla ifâdesi mümkün olmayan bir şeyi, Hakk’ın gerçek vechinden (neşet eden) bir şeyi idrâk eder. Bununla birlikte, gerçekten de, bir peygamber için sembollerle (rümûz’la) dolu “rüyâlar” yalnızca bu olağandışı keşiflerden ibâret değildir. Peygambere göre, gördüğü her şey ve hattâ günlük hayatta dahî temasta bulunduğu her şey bir remze delâlet etmeğe yâni sembolik bir mâhiyeti haiz olmağa müsaittir.

    “Her ne kadar (uyku ile uyanıklık) hâller(i) biribirlerinden hiç kuşkusuz farklı iseler de, Peygamberin uyanık iken idrâk ettiği her şeyin böyle bir mâhiyeti vardır”17. Peygamberin (eşyâyı hayâl kudreti ile gördüğü) uyku hâli ile (eşyâyı hisleriyle idrâk ettiği) uyanıklık hâli arasındaki biçimsel fark korunmakla birlikte her iki hâlde de idrâk olunan eşyâ gene de (O’nun indinde) yalnızca sembollerden ibârettir18.

    Şu hâlde hayatını böylesine olağandışı mânevî bir hâl içinde yaşamakta olan bir peygamberin, aslında bütün ömrü boyunca, bir rüyâ içinde rüyâda olduğu söylenebilir: “Bütün hayatı bir rüyâ içinde rüyâdan başka bir şey değildir”19. İbn Arabî’nin bununla kastettiği şudur:

    (her ne kadar avâm bu kevnî âlemin bir rüyâ olduğunun bilincine sâhip değilse de) mâdem ki bu kevnî âlemin kendisi gerçekte bir rüyâdır20, bu genel rüyâ ortamı içinde olağandışı sembolleri idrâk eden peygamber de bir rüyâ içinde rüyâ görmekte olan bir kimseye benzetilebilir.

    Fakat aslında bu, durumun en derin anlamda kavranması demektir. Ve yazıktır ki pekçok kimse bu idrâke erişemez; zîrâ onlar bu olaylar âlemini genellikle maddî olarak gerçek sanmakta ve bunun sembolik mâhiyetinin farkına da varamamaktadırlar. Hattâ peygamberlerin bir bölümü dahî bu konuda berrâk bir fehâmet sâhibi değildirler. Bu ancak Hazret-i Muhammed gibi kâmil bir peygambere âşikâr kılınmış olan derin bir Varlık sırrıdır. İbn Arabî bu noktayı, her birine mahsus fehâmet farkı açısından, Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Muhammed arasındaki tezâdı örnek alarak açıklamaktadır. Kur’ân’da Hazret-i Yûsuf’un, küçük bir çocuk iken, rüyâsında onbir yıldız ile Güneş ve Ay’ın kendisine secde ettiklerini gördüğü anlatılmaktadır (XII/4). İbn Arabî’nin düşüncesine göre bu olay yalnızca Hazret-i Yûsuf’un hayâlinde vuku bulmuştur. Hazret-i Yûsuf birâderlerini yıldızlar, babasını Güneş ve annesini de Ay şeklinde görmüştür. Bundan çok sene sonra Hazret-i Yûsuf Mısır’da artık kudretli bir vezir iken birâderleri önünde secde ettikleri anda kendi kendine: “Bu benim çok önceden görmüş olduğum rüyânın te’vîlidir. Onu Rab’bim gerçek kıldı” (XII/100) demiştir.

    İbn Arabî’ye göre işin buradaki can alacak noktası son cümlede bulunmaktadır:

    “Rab’bim onu gerçek kıldı”21, yâni “hayâl sûretinde gösterdikten sonra onu his âleminde de açıkladı”22. Hazret-i Yûsuf’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitâb eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hazret-i Yûsuf böylece eşyânın “rüyâ” bölgesini terk ederek “gerçeklik” düzeyine çıktığını düşünmektedir.

    Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından “rüyâ” ile “gerçek” arasında esaslı bir fark bulunmadığı düşüncesini ileri sürmektedir; Hazret-i Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından itibâren hislere hitâb eden bir şeydi, zîra “hayâlin vazifesi hissedilen şeylerden (mahsûsat’dan) başka hiç bir şey üretmemekdir”23. Hazret-i Muhammed’in tutumu ise bundan çok daha derindir. Hazret-i Muhammed’in görüş açısından bakıldığında, rüyâsıyla ilgili olarak, Hazret-i Yûsuf’un başına gelmiş olanların doğru te’vîli şöyledir. Bir kere işe hayatın kendisinin dahî bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayatında, Hazret-i Yûsuf özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız, v.s..). Ve sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır.

    Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını te’vîl etmektedir (yıldızlar = birâderleri, v.s…). Aslında bu (te’vîli dahî) o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını te’vîl ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece te’vîl ettiği olay da hisse hitâb eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hazret-i Yûsuf da te’vîlinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca erişmiş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir.

    Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devâm etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devâm ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır24.

    Hazret-i Muhammed ile Hazret-i Yûsuf arasındaki tezâd Kaşânî tarafından, iknâ edici bir şekilde, şöylece özetlenmektedir:

    Anlayış derinliği bakımından Muhammed ile Yûsuf arasındaki fark şundan ibârettir.

    Yûsuf dış âlemdeki hislere hitâb eden sûretlere “gerçek” gözüyle bakmıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcûd olan bütün sûretler de istisnâsız hisler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsûsat (hislere hitâb eden şeyler) hazinesidir. Hayâlen mevcûd olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitâb eden bir sûrettir. Muhammed’e gelince O, dış âlemdeki mevcûd hissî sûretlere de hayâl ürünleri ve bundan başka hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Zîrâ ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne “Gerçek”, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan Hakk’dır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.

    Şu hâlde, İbn Arabî’nin felsefesinin hareket noktasını oluşturan ve “gerçek” denen şeyin yalnızca bir rüyâ olduğunu ifâde eden hükmü bir yandan normal şartlar altında tâbî olduğumuz bu âlemin bizâtihî Gerçek değil de bir vehim, bir hayâl, bir “adem-i hakîkat” olduğunu telkin etmektedir. Fakat diğer yandan bu, aslı, hislerimiz aracılığıyla idrâk ettiğimiz âlemin büsbütün de kuruntudan, tümüyle sübjektif (enfüsî) bir yapıdan, insân zihninin dışa doğru projeksiyonundan başka bir şey olmadığı anlamına da gelmemektedir. İbn Arabî’nin görüşüne göre, eğer, “gerçek” bir vehim ise bu sübjektif bir vehim değil, fakat objektif bir vehim yâni sağlam bir ontolojik temele dayanan bir ademi hakîkattır. Bu da bunun, kelimenin hiç değilse olağan anlamıyla, tümüyle bir vehimden ibâret olmadığını ifâde etmeğe denktir.

    Bu noktanın açıklığa kavuşması için İbn Arabî ile onu izleyenlere özgü temel bir kavram olan “Varlığın beş mertebesi” (Hazerât-ı Hamse)25 kavramına müracaat etmek gerekir. Bu mertebelerin yapısını Kaşânî kısaca şöyle açıklamaktadır26. Mutasavvıfların dünyâ görüşüne göre Hakk’ın kendinden kendine tecellîlerinde bir Huzûr’unu (hazır bulunuşunu) ya da “varlık bilgisi bakımından” (ontolojik) bir mertebesini temsil eden beş “âlem” veyâ “Varlığın beş mertebesi” tefrik edilmektedir:

    1. Zât mertebesi veyâ “mutlak adem-i tecellî mertebesi” ki buna Gayb-ı Mutlak ya da Sırrü-s Sır da denir27.

    2. Sıfatlar ve Esmâ (İsimler) mertebesi ki buna Ulûhiyyet makamı da denir28.

    3. Ef’al mertebesi ki buna Rubûbiyyet makamı da denir.

    4. Emsâl ve Hayâl mertebesi ki29 buna Âlem-i Misâl de denir.

    5. Hisler ve Müşâhede (ya da Şuhûd) mertebesi ki buna Âlem-i Şuhûd da denir.

    Alt mertebelerde bulunan nesnelerin daha üst mertebelerdekiler için semboller ya da sûretler mesâbesinde olmaları bakımından Varlığın bu beş mertebesi kendi aralarında organik bir bütün oluştururlar. Kaşânî’ye göre, böylece, (bütün bu ilâhî Hazerât’ın en alt mertebesi olan) Hisler ve Müşâhede kademesinde mevcûd ne varsa bunlar Emsâl ve Hayâl mertebesinde mevcûd olanların sembolleri; Emsâl ve Hayâl mertebesinde ne varsa bunlar da İlâhî Sıfatlar ve İsimler mertebesindeki şeyleri aksettiren birer sûret; ve her İlâhî Sıfat da İlâhî Zât’ın kendi kendine tecellîsindeki bir vechesi olmaktadır.

    Bu beş mertebe hakkındaki ayrıntılar ilerideki bölümlerde takdîm edilecektir. Burada yalnızca İbn Arabî’nin görüşüne göre bütün Varlık âleminin esas itibâriyle bu beş ilâhî tecellî mertebesinden ibâret olduğunu ve üst ve alt tecellî mertebeleri arasında ise, burada tasvir edildiği gibi, organik bir baş bulunduğunu bilmek yeterlidir. Bu hususu akılda tutarak şimdi meselemize dönelim.

    Varlığın en alt kademesi olan Hisler Âlemi’nde bulunan her şey ya da burada vuku bulan her olay, biraz önce sözü edilen sebepten ötürü, “zuhûrat”tır; bu öyle bir sûrettir ki bu sûretin içinde daha yüksekte bulunan Misâl Âlemi’ndeki bir hâl kendisini doğrudan doğruya ve, eninde sonunda dolaylı olarak da, Mutlak Sır kendini ifşâ etmektedir. Etrâfımızdaki Hisler Âlemi’nde bulunan eşyâya bakıp da onlara takılıp kalmamayı, aksine bütün Varlığın bu eşyânın ardındaki nihaî temelini görmeyi İbn Arabî keşif ya da mistik sezgi diye isimlendirmektedir30.

    Kısaca ifâde etmek gerekirse, “keşif” hislere hitâb eden eşyâyı haiz oldukları sembolik değerleri bakımından ele almak, idrâk etmek demektir. Bunu böyle yapan bir kimse bu âlemde ne görüp ne duysa her yerde Gerçek’in zahirî bir görünüşü ile karşılaşmış olur. Bu türden kimseler için bütün görüp geçirdikleri, İlâhî Varlığı izhâr eden bir sûret ve İlâhî Hakikat’ın bir vechesine özgü bir semboldür…

    Buna göre bir Resûl uyanık olduğu saatlerde yakaza hâlinde ne türlü bir keşfe mazhar olursa olsun bunun mâhiyeti uyuduğu zaman gördükleriyle aynıdır. Hiç kuşkusuz bu iki hâl, biri hislere hitâb etmek, diğeri ise hayâlde vuku bulmak hasebiyle biribirlerinden farklıdırlar. Fakat Resûlün gördüğünün, bunların arkasında bulunan Hakk’ın bir remzi (sembolü) ve bir sûreti olması hasebiyle, her ikisi de aynıdır31.

    Böyle bir ruh yapısına sâhip birisinin gözünde bütün “gerçeklik” âlemi kendi kendine yeten bir şey olmaktan çıkar ve çok esrarlı bir rümûz (semboller) ormanına, bir ontolojik yakıştırmalar sistemine dönüşür. Ve alelâde gerçeğinkinden bir üst kademede ortaya çıkan rüyâların da, hislere hitâb eden keyfiyetler olmak ama esas itibâriyle bir de sembolik bir mâhiyeti bulunmak hasebiyle, bu gerçeğin eşyâ ve olaylarıyla aynı mâhiyette oldukları ortaya çıkmaktadır. Bu görüş açısından, hislere hitâb eden nesneler âlemi ile rüyâlar âleminin her ikisi de sembollerin aynı bölgesidir. Bu bizim âlemimizdeki her şey Allah’ın bir zuhûrudur; O’nu ifşâ eder. Kaşânî’nin dediği gibi: “Gayb Âlemi’nden hareketle Şuhûd Âlemi’nde kendini izhâr eden her şey (kendisini ister hayâl anlamında, isterse de bir misâl hâlinde izhâr etmiş olsun) Allah’dan gelen bir ilhâm, bir tâlimat ya da bir bildiridir32.

    Bununla beraber, âlemin burada çizilmiş olan sembolik yapısına ancak pek kısıtlı sayıda kimsenin bilinci nüfuz edebilmektedir. Avâm (yâni halkın çoğunluğu) Varlığın en alt mertebesine yâni Hisler Âlemi’ne bağlı ve onunla sınırlı olarak yaşar. Bu, onların karanlık bilinçlerindeki yegâne varlık âlemidir. Onlar için yalnızca bu en alt Varlık mertebesi elle tutulur, kavranabilir bir mâhiyete sâhiptir. Ve bu kademede dahî, onları, etraflarındaki eşyânın sûretlerini “ta’bir” ettikleri vâki değildir. Onlar gerçekten de uykudadırlar.

    Fakat diğer yandan avâm da muhayyele kudretiyle donanmış olduğundan zihinlerde, çok nâdir hâllerde, bazı olağanüstü haller de vuku bulabilir. En az beklenilen bir ânda bunlara yukarıdan bir dâvet vâki olur ve bir şimşek gibi bilinçlerini bir baştan bir başa aydınlatır. Bu, onların yakaza hâli yaşamalarında ve rüyâlarında vuku bulur.

    Çoğu kere muhayyele, dış âlemde o ânda mevcûd olmayan ya da tümüyle hiç mevcûd olmayan bir şeyin zihinde hâzır olmasını temin eden melekeye delâlet eder. İbn Arabî’ye göre bunun farklı bir anlamı vardır. Tabiî, onun görüşüne göre de, muhayyele zâhiren mevcûd olmayan şeyleri zihnen mevcûd kılma kudretidir. Fakat bu, zihni, hiç bir yerde mevcûd olmayan Şeyleri görmeğe zorlayan çılgın bir hülyâ ve vehim değildir. Bu, hayâl kudretinin oluoturduğu temelsiz bir hülyâ da değildir. Gerçi karanlık ve perdeli bir biçimde bile olsa gene de Varlığın yüksek kademesindeki bir durumu görünür kılmaktadır. Bunu daha somut bir biçimde ifâde etmek üzere, bunun, “Misâl Âlemi”ne ait bir keyfiyeti hisse hitâb eden bir şekil ve sûrette takdîm ettiğini söyleyebiliriz.

    Misâl Âlemi, ontolojik açıdan, sırf his âlemi ile sırf ruh âleminin yâni maddî olmayan âlemin ortasında bir ara temas bölgesidir. Bu, Prof. Afîfî’nin tanımına göre33, gerçek olarak var olan bir âlem olup bunda eşyânın sûretleri “letâfet” ile “cismâniyet” arasında, yâni sırf mânevîlik ile sırf maddîlik arasında bir tavırda bulunurlar.

    Varlığın bu kademesinde var olan her şeyin, bir taraftan, his âleminde zâhiren mevcûd olan şeylerle ortak bir yanı bulunur; ama, diğer taraftan da, bunlar sırf idrâk âleminde mevcûd olan soyut bir biçimde “idrâk olunabilir” nesnelere benzerler. Bunlar yarı hissedilebilen, yarı da idrâk olunabilen özel nesnelerdir. Bunlar hissedilebilirler ama bunların hislere hitâbı olağanüstü zayıftır. Bunlar akılla da idrâk olunabilirler; ama bu kabib bir idrâk, nitelikleri Eflâtun’un “İdea”larının idrâki gibi saf bir idrâk değildir.

    Çoğu kere hayâl diye isimlendirilen nesne, kendine has sûretleri haiz olarak değil de eğri, dumanlı ve bütün bütün deforme olmuş bir biçimde insânın bilincinde zâhir olduğu şekliyle, bu âlemden başka bir şey değildir. Bu türlü elde edilen hayâller, tabiîdır ki, ontolojik bir temelden mahrum olup haklı olarak vehimler sınıfına girer.

    Bununla beraber bazen “Misâl Âlemi”, hiç bir deformasyona uğramaksızın, alelâde bir insânın bile bilincinde, gerçek olarak var olduğu oranda zâhir olabilir. Bunun en âşikâr hâli sâdık rüyâlarda görülür. “Misâl Âlemi” ezelî olarak mevcûddur ve her ân insânın bilincine tesir icrâ etmektedir. Fakat kendi yönünden insân da uyanık iken çoğu kere buna vâkıf değildir; zîrâ uyanık iken insânın zihni dış âlemin maddî kuvvetleri tarafından engellenmiş ve şaşırtılmış bulunmaktadır. Zihninin fiziksel melekeleri uykuda iken muattal kaldığından, hayâl melekesi de ancak bu hâlde kendine has tarzda faaliyette bulunabilir. Ve sâdık rüyâlar böylece husûle gelir.

    Bununla beraber, bir kimse uykusunda sâdık bir rüyâ görse bile bu daima hisse hitâb eden bir takım hayâller silsilesi olarak ortaya çıkar; ve ta’bîr edilinceye kadar da anlamsız kalır. İbn Arabî bunun tipik bir örneğini Kur’ân ve Tevrâd’da naklolunduğu vechile oğlunu kurban eden İbrâhim kıssasında görmektedir.

    İbrâhim bir gün rüyâsında oğlu İshâk sûretinde görünen kurbanlık bir koç görür. Gerçekte bu bir semboldü. Bu, önemli bir dinî ibâdetin yâni bir kurbanın Allh’a kurban edilmesinin ilk defa tesisi için bir semboldü. Ve bu ibâdetin de eninde sonunda insânın kendi nefsini kurban olarak takdîm etmesinin bir sembolü olması hasebiyle, İbrâhim’in de, rüyâsında görmüş olduğunu bu mânevî olayın hislere hitâb eden hadsî bir sûreti olarak ta’bîr etmesi gerekirdi.

    Fakat İbrâhim bunu “ta’bîr” etmedi. Ve az kalsın oğlunu kurban edecekti. Şimdi bu olayın İbn Arabî tarafından verilen açıklamasını izleyelim34:

    Halîlü-r Rahmân İbrâhim oğluna dedi ki: “Yavrucuğum; ben rüyâda kendimi seni boğazlarken gördüm” (XXXVII/102). Rüyâ ise, gerçekte, Hayâl kademesine ait bir şeydir35.