Sosyolojinin en yalın, en çıplak gerçeklerinden biri:
Sermaye sınıfının sınıfsal hafızası ve örgütlü çıkar bilinci, mülksüzlerin ve ezilenlerin dağınık öfkesinden her zaman çok daha stratejik, kurumsallaşmış ve zamana yayılan bir karakter taşımıştır. Zenginler, sınıfsal avantajlarını korumak ve maksimize etmek için kolektif bir akılla ve uzun vadeli bir planlamayla hareket ederler.
Sermayenin rasyonel matematiği, her zaman minimum maliyetle maksimum artık değere el koyma üzerine kuruludur. Ancak 1917 Ekim Devrimi ve sonrasında somut bir güç olarak yükselen Sovyet bloğu, bu denklemi kökten bozdu.
Alternatif Sistem Korkusu:
Batı kapitalizmi, kendi işçi sınıfının da bu devrimci dalgaya kapılmasını engellemek için tarihin en büyük yapısal tavizini vermek zorunda kaldı: Refah Devleti (Welfare State).
Hakların İdeolojik Bedeli:
Bugün Batı dünyasında veya küresel ölçekte "kazanılmış hak" olarak görülen 8 saatlik iş günü, hafta sonu tatili, ücretli izin, kıdem tazminatı, sendikal güvenceler ve kamusal sağlık/eğitim hizmetleri, sermayenin işçiye bir "lütfu" veya insanlığın doğal ilerleyişinin bir sonucu değildi. Bunların tamamı, Sovyetler Birliği’nin varlığından ötürü sermaye sınıfının ödemek zorunda kaldığı ideolojik bir sigorta primiydi. Bu durum, zenginlerin hedeflediği o en üst katma değere el koyma iştahını on yıllar boyunca sınırladı ve bastırdı.
Sermaye sınıfı, Sovyet baskısı nedeniyle işçi sınıfına kaptırdığı her kuruşun, her hak kırıntısının ve her sendikal serbestinin çetelesini tuttu. Bu sınıfsal hafıza hiç silinmedi.
1991 yılında Sovyetler Birliği dağılıp küresel ölçekte kapitalizmin karşısında hiçbir ideolojik ve askeri bariyer kalmadığında, zenginlerin o birikmiş sınıfsal kini muazzam bir "rövanşizme" dönüştü:
Güvencesizleştirme ve Modern Kölelik: