"Sûru üfürecek olan sûru üfürdüğünde, yok olup gidecek binlerce varlığın içinden biri de yazmakta olduğum şu hikayeler olacak Allah'ım ve bu benim pek gücüme gidiyor!" diye diye sızlanıyordum ki, Mesnevî şerhini birkaç defa okuduğu belli olan bir Bostan ve Gülistan okuyucusu, "O vakit bu acıyı duymuş olduğunu hatırlayıp tebessüm edeceksin ve acı bir tebessüm olacak bu ve ömrünün geçmiş senelerdeki acılarını anımsadıkça nasıl gülümseyiveriyorsan bulvarı adımlarken... Öyle bir an yaşayacaksın ve bitiverecek. Beklemeye koyulacaksın meleği" dedi. "Oh be!!!" dedim, "Ey yaşlı hoca, içimdeki acıyı söküp attın, rahatlattın beni, sağol..." "Bu rahatlayış bile anlamını yitirecek ama," dedi yaşlı adam, "Bu sevincin bile bir manası kalmayacak!"
Bir sorsalar söyleyeceğim, diyeceğim ki onlara: Yaşamın kendisi burada değil. Bu bir yutturmaca! Bu bir oyalamaca! Bu bir kandırmaca! Bu bir savmaca! Bu bir bıktırmaca!
Yaşama benzeyen bir şeyler var. Ama dokunduğunuz şey yaşam değil. Ne yenilgiler yenilgilere benziyor, ne başarılar başarılara... Düşlerinizi unutmak mı istiyorsunuz: Haydi sınıflara!
"Yaşam koskoca bir incinme" diyordu Bachmann.
"Her ömrün sonunda bir feryat gördüm" diyordu Veysel.
Buna inandım.
Işıltısı sönmemiş bir hayatın varlığına, yeryüzünde bir defa olsun böylesi bir hayatın yaşanmış olduğuna inanmadım.
Kazanmaya dair inancımı yitirdim.
Kazanamayacağım için değil, kazanmanın var olmadığını gördüğüm için yitirdim.