Bir şehir sahiden şehirse, orada yaşayan insanı özgürlük sağlar. Mekânın kurgusu insana hükmeder, Bu yüzden mekân insanın gönlüyle meydana getirilmelidir. Mazide bir kimliğin gizli olması ve bu gizliliğin keşfedilmesiyle birlikte şehir de imanla güçlenir, kuvvetlenir, sahici bir hâl alır.
Şehir bir şahsiyet meselesidir ve bizim toplumumuzda tarihten bu yana otorite ahlâktır. Ahlâkla yaşanır, ahlâkla inşa edilirse şehir de insanını ve geleceğini mutlu eder çünkü geçmişine sadık kalmıştır. Ahlâk bunu gerektirir.
Bir vakit nasıl olmuşsa bilmiştim ki bizden çıkan her ses ve görüntü kabul etsek de etmesek de, beğenip yanımıza alsak da almasak da bizden sonra da aksedecek olan hayatımıza bir aksülameldir.
Şimdi bu ses ve bu sesin paslı sızıntısı ile kimsenin susuzluğuna bir deva olmayacak akara bakıyor ve dinliyordum da gençliğimde birkaç ay geçirdiğim, kederli diyemeyeceğim, düpedüz ağır hasta bir Berlin kışında hissetmekte tereddüt ettiğim bazı şeyler - ki onları hissedebilmek için ordaydım- şimdi, ancak şimdi üstüme lekesini bırakarak damlıyordu. Her şeyi kendi istediği vakit sunan hayat buna beni ancak şimdi hazır bulmuştu. Onun hazır bulması acaba ne demekti, hazır demek pişmiş mi demekti, bitmiş mi? İnsan terminoloji ile mi sınırlıdır, dil ile mi, her gibi nereden alınıp nereye ekleştirilendir, bilmem de bilsem ne olur ki.
Sadullah Efendi'nin bu şekilde hayatının kolay geçeceğini az çok tahmin edebiliyordum. Ama tüm mesele kolaylıkta mıydı? Kolay geçen bir hayatta kolay sorular mı sorulmuştu? Hayat elbet herkes için aynı değildi, hem de hiç. Ama saplantılı olmayan ve sonu akla veren bir rahatsızlık ve kusurluluk duygusunu tüm çektiğim eziyetlere rağmen daha makbul buluyordum.
Başlangıçta oğlum olmadan veya iyice bebekken, onun beni dürten ve ömür boyu rahatsız eden şeylerden uzak ve temassız kalmasını istemiş, daha sıradan bir hayatı öngörmüştüm. Ama vakit geçip de onunla iki insan olarak karşı karşıya geldiğimizde onun, benim ve dünyanın rahatsızlıklarına bigâne kalmasının beni ahmak, beceriksiz bir marazi olarak görmesi olduğunu anladım. Ben de onu dünyanın mevcudunu şöyle bir omlet gibi çevirip de yanmış tarafına bakamayan, yanık kokusu alamayan, çiğ ile pişmişi ayırt edemeyen olarak görüp tercihini de kolaydan yana yapacaklardan olduğunu anlayınca, bir de becerilerini de zayıf ve omuzsuz tanıyınca oğlum benim devamım mı, dünyanın devamı mı şaşırdım.
Lakin susabilmek, işte bunu insan orada, sessizliğin hüküm sürdüğü yerde, zambağın ve kuşun yanında öğrenir, ve bu sessizlikte Tanrısal bir şey de vardır.
Orada sükût vardır; ve sırf her şey o sessiz gecenin sessizliğine büründüğü vakit değil, bin bir telin hareket halinde olduğu ve her şeyin sanki bir ses denizine benzediği gün boyunca da, orada sükût vardır: her biri ayrı ayrı bunu öyle güzelce yapar ki, içlerinde hiçbiri tek tek, ve hepsi bir arada, o muhteşem sessizliği kesmek için hiçbir şey yapmaz. Orada sükût vardır. Orman sessizdir; fısıldadığında bile gene sessizdir.
Kendi üzerinde duran bu ağırlıkla kendi üzerine yıkılandan başkası olamaz. Kendine yıkılan da böylelikle başkasına yıkılamaz. Biraz marazi, biraz zararsız, şairin dediği gibi "Ayakkabı çivisi gibi kendine batan," olur ki, dünya kendine değil başkasına batanı, kendine değil başkasına yıkılanı, kendini değil başkasını suçlayanı sevdiği, istediği ve kabul ettiğinden onu hemen defoluların arasına ayırıverir.
Ama sorsanız kitaplarında, gerek gökten inenlerinde, gerek yerden bitenlerin iyicelerinde böyle değilmiş gibi yapar söyler, bunu yaymak için peygamberler ve peygamber mizaçlılar ortaya çıkarır. Sonunda onları da ya çarmıha gerer, ya perişan eder.