Çoğunlukla insanlar çok düşük seviyede çıkarım yapabilirler. Seyâhatlarda en düşük derecede çıkarım yapanlara “turist” diyoruz. Çok sefil bir olaydır turizm, tam yüzyılımıza, çağımıza yahut günümüze uygun bir eblehlik örneğidir. Otobusun camının arkasından birtakım manzaralar görüyorsunuz. “Bu bilmem ne camii, bilmem ne kilisesi” diye size gösteriyorlar, siz görmüyorsunuz; boş gözlerle bakıyorsunuz.
Rehber birtakım tarihler söylüyor ama sizde o tarihler hiçbir şey uyandırmıyor. “Notre Dame Katedrali 116oda inşâ edilmiştir”. Oradan yeniden evinizin düzenini, görünümünü tekrarlatan otel odanıza dönüyorsunuz. Bildiğiniz, alıştığınız yemekler getiriliyor. Sonra “ben Taylanda gittim, Japonyada gezdim” diyorsunuz. Aslında hiçbir yere gitmediniz. Yâni aynı olayı evinizde ekranınıza da yansıtabilirsiniz. Bu tanımaya yönelik değil. Bilgilenmek tanımaya yöneliktir, tanıma tutkusunun sonucudur. Ama böyle bir şey yok turizmde.
Orada sâdece görme, vakıt geçirme söz konusu. Yâni refah seviyesi öylesine yükseliyor ki, artık çalışmaya ihtiyâç yok. Yukarıdan iniyor yiyeceğiniz, içeceğiniz. Bütün hayati ihtiyâçlarınız karşılanıyor. Ne yapacaksınız, canınız sıkılıyor. Kumar oynarsınız, turistik seyâhata çıkarsınız yahut kafayı çekersiniz. İşsizlik kadar kötü bir şey yoktur. Zâten dinin en fazla telkin ettiği şey işdir, çalışmadır: “Ölmeyecek gibi çalış, yarın ölecekmişsin gibi ibâdet et”,