Bilinçli kişi her yaşantısının hesabını verecek kıvamda olan bir kişidir. Yaşantının, yaşama tecrübesinin hesabının verilmesiçin her ân uyanık, teyakkuzda olmak gerekir. Buna da 'dıkkat' diyoruz. Her yaptığınız işe dıkkat kesileceksiniz. Bütün bunlar bizi yaşatmak üzre yapılan işlerdir. Dinin temel görevi de budur.
Sayfa 190·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Anne herhangi bir öğreten değildir. Kadının/annenin başvastı belirli özel bir sevgiye sâhib oluşudur. Bu şefkat dediğimiz bir sevgi türüdür ve sâdece anneye mahsüstur. Yâni başka alanlarda da teşbih manâsıyla kullanıyoruz ama asıl sınırlı anlamı anne-çocuk ilişkisindedir. Anne çocuğuna şefkatla bakar, onu şefkatla yetiştirir. Ayrıca annemizin rahminde neşvünemâ buluruz.
Sayfa 168·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İnsana yapışık, insandan ayrılmayan diğer en önemli konular ise dil ve dindir. Dinsiz ve dilsiz toplulukla karşılaşmıyoruz. Nisbeten yakın bir geçmişe değin bahsettiğimiz 'en ilkel görülen yaşama tarzına sâhip topluluklar zanaat, din ve dil sâhibidirler. Neye yarıyor din? Nasıl davranacağımı, ne yapmam gerektiğini bana bildiren kurumdur. İnsanın, hayvanda gördüğümüz ve içgüdü dediğimiz genetiğin belirlediği bir talimatlar dizisine sâhib olmamasından ötürü bir başına kalmışlığı vardır. Toplumun içinden çıkan inancımıza göre buna ya dünya-ötesi/insanötesi bir güç tarafından bize bildirilen ya da tamamıyla toplumbilimsel/sosyolojik bir olaydır, deriz. Bu inancımıza göre değişen bir husustur. Burada belgelere dayanarak kesinlemelerde bulunma imkânımız yok. En eski insanlar kavramlı, sözlü bir dilmi kullanıyorlardı yoksa sâdece bağırıyorlarmıydı? Bilmiyoruz. Belki kavram yapısı çok zayıftı. Nereden çıkarıyorum bunu? Çocuktan çıkarıyorum, çünkü çocuğun dil gelişimine bakarak insanlıkta-da bu böyle olmuş olabilir, diyoruz. Zirâ çocukta henüz kavram yoktur ve zamanla gelişir. Önce zâten çocukta dil de yok.Bu dilsiz döneme “bala” diyoruz.
Sayfa 146·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Nefsî benlikten ibâret olana kısaca ben diyebiliriz. ‘Ben’ini ‘nefsî benliği’nin sığlığında bulup ‘vicdân’ının ‘rahatsız edici sesi’ne kulağını tıkayan, hayatını ‘vicdân muhasebesi’ yerine ‘çıkar hesapları’ üstüne inşâa eden, ‘bencil’dir.
Sayfa 100·Kitabı okuyor
Çoğunlukla insanlar çok düşük seviyede çıkarım yapabilirler. Seyâhatlarda en düşük derecede çıkarım yapanlara “turist” diyoruz. Çok sefil bir olaydır turizm, tam yüzyılımıza, çağımıza yahut günümüze uygun bir eblehlik örneğidir. Otobusun camının arkasından birtakım manzaralar görüyorsunuz. “Bu bilmem ne camii, bilmem ne kilisesi” diye size gösteriyorlar, siz görmüyorsunuz; boş gözlerle bakıyorsunuz. Rehber birtakım tarihler söylüyor ama sizde o tarihler hiçbir şey uyandırmıyor. “Notre Dame Katedrali 116oda inşâ edilmiştir”. Oradan yeniden evinizin düzenini, görünümünü tekrarlatan otel odanıza dönüyorsunuz. Bildiğiniz, alıştığınız yemekler getiriliyor. Sonra “ben Taylanda gittim, Japonyada gezdim” diyorsunuz. Aslında hiçbir yere gitmediniz. Yâni aynı olayı evinizde ekranınıza da yansıtabilirsiniz. Bu tanımaya yönelik değil. Bilgilenmek tanımaya yöneliktir, tanıma tutkusunun sonucudur. Ama böyle bir şey yok turizmde. Orada sâdece görme, vakıt geçirme söz konusu. Yâni refah seviyesi öylesine yükseliyor ki, artık çalışmaya ihtiyâç yok. Yukarıdan iniyor yiyeceğiniz, içeceğiniz. Bütün hayati ihtiyâçlarınız karşılanıyor. Ne yapacaksınız, canınız sıkılıyor. Kumar oynarsınız, turistik seyâhata çıkarsınız yahut kafayı çekersiniz. İşsizlik kadar kötü bir şey yoktur. Zâten dinin en fazla telkin ettiği şey işdir, çalışmadır: “Ölmeyecek gibi çalış, yarın ölecekmişsin gibi ibâdet et”,
Sayfa 108·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Bororolar adında bir obamız var. Bu Bororolar arara dedikleri kızıl — mâvi renkte bir papağana inanıyorlar. Yılda bir defa o papağanlar ormanda dolaşır. Papağanlardan bir tânesini öldürüp o papağan olur ve bahsettiğim vecd hâline girerler; bu da gürültü patırdılar, uyuşturucular ve içkilerle perçinlenir. Tabii her devirde, her toplulukta alkollü içki olmuştur. Müslümanlığı kabul ettikten sonraki toplumlar istisnâ tabii. Zâten Müslümanlığın o kadar çok istisnâsı var ki! Dediğim gibi bu hâlde kendilerinden geçiyorlar ve papaganı parçalayıp yiyorlar. Ne oluyor? Papağanın ruhu intikâl ediyor, hepimiz o papağan oluyoruz. Dolayısıyla hepimiz biriz, özdeşiz ve hiçbir farkımız yok. Aynı davranıyoruz, ortada cinsiyet farkı da kalmıyor. Nasıl kalmıyor? Diyelim ki köyümüzde bir kadın gebe. Ne oluyor? Karnı şişiyor. Erkek — kadın farketmez bütün köy karnına saman gibi bir şeyler bağlayıp şişik bir karınla dolaşıyor. Doğum vaktı geldiğinde bütün köy onunla birlikte doğuruyor. Hep birlikte bağırıyorlar, doğum sancısı çekiyorlar. Yılın 365 gününün kaç gününde o köyde doğum bağırtılarıyla çalkalanırsınız.
1000Kitap