Konfiçyüs'ün dediği gibi:
Senin bir bilgin var. Benim bir bilgim var. Her ikimiz de bilgimizi paylaşmadan kendimize saklarsak; yine senin bir bilgin olur, benim de bir bilgim olur.
Ama bilgilerimizi paylaşırsak, senin iki bilgin, benim de iki bigim olur...
Demek ki, dünyamız ve insanlığımız ancak ve ancak paylaşımcı olmakla tamamlığa erişebilir.
Ute gibi insanlar için tetikte olmak ve odaklanmak zordur ancak
yaşamlarını yeniden ellerine almak istiyorlarsa, bu zor ama kaçınılmaz bir görevdir. (Ute kendi kendine iyileşti. Deneyimleri hakkında bir kitap yazdı ve Mental Fitness isimli başarılı bir dergi çıkarmaya başladı.) Bu noktada, aşağıdan yukarı terapi, bir gereklilik hâline geliyor. Gerçekte amaç, hastanın fizyolojisini, bedensel algılarıyla ilişkisini değiştirmektir. Travma Merkezinde kalp atışı, nefes alıp verme özellikleri gibi temel ölçülerle çalışyoruz. Aküpresür vuruşlarla hastaların duyumlarını anımsamalarına ve bedensel algılarına dikkat etmelerine yardım ediyoruz. Başka insanlarla ritmik etkileşimler de etkilidir. Plaj topunu ileri geri atma, pilates topu üzerinde sıçramak, bateri çalmak ya da müzikle dans etmek.
Bir ilişkide tartışma varsa bireyler kendi kimliklerine sahip çıkıyor demektir. Bir ilişkide alınganlık varsa bireyler birbirlerini önemsiyor, umursuyordur. Hatalar ve özürler varsa o ilişkide hayat var, duygu var, canlılık var demektir. Unutmamak gerekir ki ideal ilişki yoktur; birbirine doğal olma izni veren, iyi niyet ve şefkatle yaklaşan çiftler vardır. Psikoterapist Harriet Lerner'in de ifade ettiği gibi, en sağlam ilişkiler, birbiri olmadan da yaşayabilecek, ama bunu istemeyen iki kişi arasında kurulur.
"En etkili terapi, haftada bir saat bir uzmanın odasında yapılan değil; çocuğun hayatındaki insanların (öğretmenin, annenin, komşunun) ona her gün sunduğu istikrarlı sevgidir. Şifa, günlük ilişkilerin sıradan anlarında gizlidir."
İyi edebiyat nice terapiye bedel. Yeter ki edebiyata boş vaktimizi harcama amacıyla bakmayalım. Tolstoy'u empatiyle oku, kahramanına seyirci kalma, edilgen okur olma. İntihar eden Anna Karenina'nın yerinde olsam ne yapardım, ondan farklı neler hissedebilirdim? Peki, saçma bir tabir olsa da, aldatılmış kocası olsaydım? Adını da koyalım. Buyurun size edebiyatla terapi. Televizyonlarda o beş paralık dizilerde kendini kimsenin yerine koyamazsın. Karikatür gibi insanlar. Onlar olamazsın ama Anna Karenina olabilirsin. İyi edebiyatın gücü de bu.