Mayıs Mektupları-06 26 Mayıs 2026. (Not: Bu mektup, Mayıs 2026'da mektup arkadaşlığı projemize katılan bir kişi tarafından mektup arkadaşına yazılmıştır. İzin alınarak burada paylaşıyoruz. Mayıs ayının teması "Asla Göndermeyeceğiniz Mektuplar" idi.) Sevgili Babam, Sana karşı uzun zamandır çok fazla öfke ve kırgınlık biriktirdim. Bunu muhtemelen bilmezsin. Her zaman görmek ya da duymak istemediğin her şeyi filtreleme konusunda insanüstü bir yeteneğin oldu. Senin için hayatın mükemmeldi. Senin için baba ve koca rolünü kusursuz bir şekilde yerine getirdin. Sağladın ve geri çekildin. Senin için bu yeterliydi. Keşke bunun asla yeterli olmadığını anlamanı sağlayabilseydim. Bana seni sevdiğimi söylemeye ancak on sekiz yaşındayken, üniversiteye gittiğimde başladın. Dudaklarından beceriksizce döküldü ve kulaklarıma yabancı geldi. Keşke sana inandığımı söyleyebilseydim, ama bunlar sadece kelimelerdi. Özellikle neredeyse yirmi yıllık duygusal ulaşılmazlığın ardından, annemin zihinsel, duygusal ve mali istismara maruz kaldığını, öz saygısının paramparça olduğunu gördükten sonra, bu kelimeler boş geldi. Hayallerime küçümseyerek baktığını gördükten sonra, bugüne kadar hayal kırıklığının ağırlığından korkmaya devam ettiğimi gördükten sonra... Beni küçük, değersiz hissettirdin, sanki "mükemmel kız" olup seni mükemmel baba gibi hissettirene kadar önemli değilmişim gibi. Bütün bunlara rağmen, seninle bir ilişki istiyordum. Onayını istiyordum ve senin tarafından koşulsuz sevildiğimi hissetmek için her şeyi yapardım. Yirmi bir yaşındayken terapiye gittiğimi, sana nasıl ulaşabileceğim ve seninle nasıl bağlantı kurabileceğim konusunda tüm yolları gözden geçirdiğimi hatırlıyorum. Aramızda bir bağ kurmayı çok istiyordum. Ancak, sana her zaman kayıtsızlıkla yaklaşan biriyle ilişkiyi
Substack
…neden sadece istemek yetmiyor, biliyor musun? çünkü biz aslında istemiyoruz; biz gerçeklerden kaçıyoruz. “huzur istiyorum” diyoruz ama huzurun gelmesi için bırakmamız gereken kaosu bırakmıyoruz. “çok para istiyorum” diyoruz ama o parayı kazanabilecek cesareti göstermekten ödümüz kopuyor. “gerçek aşk” diyoruz ama biri gerçekten kapımızı çalsa, içeri alacak kadar çıplak değiliz. geceleri yastığa başımızı koyduğumuzda içimizde ince bir sızı dolaşıyor; sanki hayat başka bir yerde akıyor da biz kenardan izliyoruz gibi. sosyal medyada gördüğümüz o hayatlar, o kahkahalar, o ilişkiler, o başarılar… hepsine bakıp “ben de istiyorum” diyoruz ama kimse dönüp kendine gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece hayatımdaki bir şeyin eksikliğini mi örtmeye çalışıyorum diye sormuyor. çoğumuz ne istediğimizi bilmiyoruz çünkü layık olduğumuza inanmıyoruz. bu ülkede büyürken hep biraz kısmayı öğrendik; hayallerimizi, sesimizi, kahkahamızı. “çok da şey yapma” dediler. “fazla isteme” dediler. “şükret” dediler. şükürle korkuyu birbirine karıştırdık. sonra büyüdük, 20’lerimize geldik, diplomalar aldık, hayaller kurduk ama içimizdeki o ses hiç büyümedi. hala çocuk, hala ürkek, hala biri kızacakmış gibi yaşıyoruz. sen de biliyorsun; bazen bir şeye çok yaklaşıyorsun, tam olacak gibi oluyor, sonra kendi elinle bozuyorsun. mesaj atmamayı seçiyorsun, başvuru yapmıyorsun, o kursa yazılmıyorsun, o şehirden taşınmıyorsun. çünkü ya olursa? ya gerçekten görünür olursan? ya gerçekten iyiysen? ya gerçekten başarılı olursan? o zaman bütün mazeretlerin elinden alınacak. işte en çok bundan korkuyoruz. istemek kolay çünkü istemek sorumluluk gerektirmiyor. hayal kurmak güvenli çünkü hayal kırılmıyor. ama harekete geçtiğin an risk başlıyor ve biz riskten değil, aslında utançtan korkuyoruz. mesele “ya yapamazsam”
Substack
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ruhsal Çöküşü Normalleştiren Bir Toplumun Psikopatolojisi
İnsanlar artık açlık sınırında değil,sabır sınırında… Bir toplum sürekli yoksullaştırıldığında yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da küçülür. Bugün yaşanan şey bir geçim sıkıntısı değil; uzatılmış bir ruhsal travmadır. Ve travma uzadıkça, insanlar bunu “hayat” sanmaya başlar. Türkiye’de bireyler artık gelecek planı yapmıyor. Çünkü gelecek, zihinde temsil edilemeyen bir kavrama dönüştü. Psikolojide buna gelecek yoksunluğu denir. İnsan, yarını hayal edemediği noktada bugünü de sağlıklı yaşayamaz. O yüzden herkes gergin, tahammülsüz ve kronik öfkeli. Bu öfke bilinçli değil; birikmiş ve yönsüz. Ekonomik baskı, bireyin benlik algısını sistematik biçimde aşındırıyor. İnsanlar çalıştıkça güçlenmiyor, çalıştıkça değersizleşiyor. Çaba ile karşılık arasındaki bağ koptuğunda ortaya çıkan şey, klasik depresyon değildir; sessiz bir çökkünlük hâlidir. İnsanlar ağlamıyor, bağırmıyor; sadece içten içe vazgeçiyor. Toplum şu anda üç savunma mekanizması arasında gidip geliyor: inkâr, mizah ve öfke. İnkâr eden “şükür”le hayatta kalıyor. Mizaha sığınan alay ederek acıyı küçültüyor. Öfkeli olan ise en zayıfa saldırıyor.Hiçbiri iyileşme değildir; bunlar çürümenin üstüne sürülen psikolojik boyalardır. Sürekli belirsizlik, bireyin sinir sistemini kalıcı olarak bozar. Beyin, tehdit hiç bitmeyecekmiş gibi çalışır. Kortizol düşmez. Uyku bozulur. Odak kaybolur. İnsanlar düşünemez hale gelir. Bu noktada toplum, sorgulayan değil tepkisel bireylerden oluşur. Tepkisel birey yönetilmeye uygundur; çünkü refleksle yaşar, akılla değil. Sosyolojik açıdan en tehlikeli sonuç şudur: ahlaki yorgunluk. İnsanlar artık doğruyu savunmaktan yorulmuştur. Haksızlık rahatsız eder ama şaşırtmaz. Bu, bir toplumun çöküşe en yakın olduğu noktadır. Çünkü kötülük sıradanlaşmıştır.Aile kurmak, çocuk yapmak,
1000Kitap
10 Bilişsel Çarpıtma
1. Bilişsel Çarpıtmaların Tanımları: Hep ya da Hiç Düşüncesi. Bu çarpıtma, kişisel özelliklerinizi siyah ya da beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Örneğin, ünlü bir politikacı bana, "Belediye başkanlığı seçimlerini kaybettim. Ben bir hiçim!" demişti. Her zaman 'A' alan bir öğrenci 'B' aldığında "İşe yaramazın tekiyim" sonucuna varır. Hep ya da hiç düşüncesi, mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi bir yanlış ya da hatadan korkarsınız; çünkü, o zaman kendinizi başarısız, beceriksiz, yetersiz ve değersiz hissedersiniz. Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır; çünkü hayat çok seyrek olarak "ya öyle ya da böyle"dir. Örneğin, hiç kimse bütünüyle zeki ya da tamamen aptal değildir. Aynı şekilde, hiç kimse her şeyiyle çekici ya da tamamıyla çirkin değildir. Oturduğunuz odanın yerlerine bakın şimdi. Mükemmel temizlikte mi? Her noktasında kir ve tozlar mı birikmiş? Ya da kısmen mi temiz? Bu evrende "mutlak" yoktur. Eğer yaşantınızı "mutlak"lık sınırlarına doğru zorlarsanız, sürekli bunalımda hissedersiniz; çünkü, algılarınız gerçeklerle örtüşmez. Kendinizi sonsuza kadar övgü almamaya mahkum edersiniz; çünkü, yaptığınız hiçbir şey abartılmış beklentilerinizi karşılayamaz. Bu algısal yanlışlığın teknik adı "kutupsal düşünme"dir. Her şeyi siyah-beyaz olarak görürsünüz ve griler yoktur. 2. Aşırı Genelleme. On bir yaşındayken, Arizona Eyalet Fuarı'nda, 'Svengali Destesi' denilen bir sihirbazlık destesi satın aldım. Belki de bu basit ama etkileyici yanılsamayı siz de görmüşsünüzdür: Size desteyi gösteriyorum, her kart değişik. Rastgele bir kart seçiyorsunuz. Örneğin Maça Valesi. Bana ne olduğunu söylemeden, yerine koyuyorsunuz. Ben "Svengali" diye bağırıyorum. Desteyi çevirdiğimde, tüm kağıtlar Maça Valesi'ne dönmüş oluyor. Aşırı genellediğinizde,
Herkesin başka bir hikayesi var, ama çoğumuzun ortak yönü sahip olduklarımız içinde zamanımızdan ibaret oluşu. Onun da önemli kısmını para kazanmaya harcamak zorundayız. Peki yaşamak? Peki gülmek? Ayakta kalmak? Neye rağmen ve ne uğruna? İnsanlar bunların cevabını yalnız sabahları değil, ömür boyunca arıyor. Türkiye’nin bitmek bilmez gündemi içinde kendine yalnızca sabahın bir-iki saatinde vakit ayırabilen ve o biricik vakitlere tutkuyla bağlanan insanlarız biz. Tabii bu noktaya gelmek de bir zaman meselesi. Bir gün uyandım ve “Bundan sonra kendimi spora adayacağım” demedim. Önce biraz yürüdüm. Yürümek kafamı açtı, açmadı değil, sonuçta üzerine felsefe yapılmış bir aktivite. O yüzden adımlarımın 20 binleri bulduğu günlerde de kafamın aynı dolulukta kaldığını keşfetmek, biraz üzücüydü, yürümeyle ayrılmadık ama ona yüklediğim anlam azaldı ve arayışım devam etti. Modern hayat diye bir şey yaşıyoruz. İstanbul’un modern hayatını özetleyelim: Bitmez bilmez trafik, stres, “Aman kimselere dokunmayalım evimize sağlam gidelim” kaygısı, geçinme derdi, her sarsıntıyı deprem sanma anksiyetesi, ev sahibiyle takışmadan seneyi bitirme ve işinde gücünde aynı istikrarla kalabilme. Hak, hukuk, adalet meselelerine hiç girmiyorum. En sinir sahibi olmayan insanları bile giderek zıvanadan çıkaran bir gerçeklikte yaşadığımızı inkar edemeyiz. Benim bir de mesleki dezavantajım var o yüzden doktorlarla konuşmalarım genellikle duygusal bir tonda ilerliyor: “Biraz daha az strese girecek hobiler bulamaz mısınız?” Sabah insanlarından kastımı anlatmak isterim, onlar güne olumlamayla başlayıp, onu en verimli şekilde kullanmak için 4’te uyanan insanlar değiller. Aksine kusurları çok. Benim gibi günde 4 saat uykuyu yeterli sayanı da var, her sabah 5 kilometre koşunun üzerine sigara yakanı da, gözünü
Substack
Benim bu hayatta en zor öğrendiğim ama en sonunda öğrendiğim şey, insanın kendini incinmekten koruyamayacağı oldu. Bu sadece romantik ilişkiler için değil, bütün hayat için geçerli. Duygusal bir etkileşime girdiğin anda bu risk beraberinde geliyor. Önemli olan senin bu incinme halinde nasıl hayatta kalabileceğin. Bir insanın seni incitmeyeceğine güvenemezsin ama incindiğinde ve çok kırıldığında kendini o kırılma halinden onarabileceğine ve kendine destek olabileceğine dair bir mekanizma oluşturabileceğine güvenebilirsin. ‘Çok üzüldüm, çok kırıldım ve üzülmeye hakkım var, çünkü kalbim kırıldı ama bir şekilde hayatıma devam edeceğim’ diye, kendi sırtımızdan iteklemeyi öğrenmemiz gerekiyor. İncinmemek, hayatın herhangi bir noktasında mümkün değil. Bunu göze alarak yaşamaya devam edince yaşamaya başlıyorsun zaten. Biraz kırılmaya ve incinmeye açık olmak aslında o ilişkiyi ileri götürmeni de sağlıyor. Yoksa en ufak bir problemde kendimi korumaya meyilli olduğumda yaptığım ilk şey kaçmak ve iletişimi tamamen koparmak oluyor. Ama ilişkiler akan şeyler değil, yapılan, yaratılan şeyler. Orada bence şöyle bir problem var: Bireyselliğin, bireyselciliğin yükselmesi, herkesin terapiye gitmesi, kendini çok önemli ve biricik sanması ve her şeyin temelini kendisi kabul etmesiyle beraber insanlar hiçbir yapmak istemiyor. Hiçbir şeyin yükünü istemiyor. Her şeyin hızlıca kesilip atılması, her şeyden kolayca incinilmesi, hiçbir şeye duygusal yatırım yapılmak istenmemesi gibi bir durum var. Çok basit bir örnek —belki biraz uç gelebilir insanlara ama mesela kimse telefonlarını bile açmak istemiyor artık. İletişimi sıfırladık. İnsanlar sadece mesajlaşmak istiyor —ki bazıları onu da yapmak istemiyor. Birbirine vakit ayırmak istemiyor. … Bence hayatta her şey bir deneyimdir ve öğrenmeye
Substack