Ne tuhaf, dedim kendi kendime. İnsan bazen yaşarken ölmeyi, ölürken de yaşamayı istiyor. Paulo Coelho’nun bu romanını okurken bu cümle, içimde yankılanıp durdu. Veronika’nın intiharına değil, neden yaşamak istemediğine takıldım. Çünkü ölümü arzulamak, bazen sadece yaşamın gürültüsünden kaçma isteğidir.
Veronika’nın intiharına değil, neden yaşamak istemediğine takıldım. Çünkü bazen insan ölümü değil, yaşamın ağırlığını taşıyamıyor. Her şey yolundaymış gibi görünen bir dünyanın içinde, kalbin sessizce boğulabiliyor. Veronika’nın isteksizliği bana yabancı değildi; çünkü ben de bazen, günlerin birbirine benzediği o donuk döngüde, “yaşamak bu mu gerçekten?” diye sordum kendime. Belki de onun ölümü seçişi, aslında yaşamı yeniden hissetme çabasıydı fark edilme, sarsılma, yeniden doğma arzusu. Coelho, Veronika’nın hikâyesiyle benim şunu anlamamı sağladı: insan bazen ölmek isteyerek değil, yaşamak için çırpınarak tükenir.
Kitap, bir akıl hastanesinde geçiyor ama en çok “akıl dışı” olanın, aslında en sahici hisleri barındırdığını gösteriyor. Normal dediğimiz şey o kadar yapay, o kadar donuk ki...
Herkesin birbirine benzediği, duyguların cilalı maskelerle gizlendiği bir dünyada, farklı hissetmek hemen “anormal” sayılıyor. Oysa Veronika’nın yaptığı tam da buydu: maskeyi çıkarıp kendiyle yüzleşmek. Akıl hastanesine kapatıldığında değil, o sahte “normal” hayatta boğulurken delirdi aslında. Coelho bana bir kez daha hatırlattı ki, toplumun dayattığı o düz çizgide yürümek cesaret değil, çoğu zaman korkaklıktır. Gerçek cesaret, deliliği göze alıp kendin olabilmekte. İnsan bazen delirmeden var olamıyor. Delilik, bir tür direniş oluyor “ben hâlâ hissediyorum” deme biçimi.Veronika’nın kalbinde tükenmişlik vardı ama o tükenişin içinde, farkında olmadan bir doğum sancısı da vardı. Ölümün