Günümüzde insanların, İstanbul Üniversitesi’nin kapısı olarak bildikleri o gösterişli anıtsal kapı aslında bir eğitim kapısı değil, Osmanlı askeriyesinin yönetim merkezinin kapısı idi.
Osmanlı ailesine mensup her genç en az bir zanaatta ustalaşmak zorundadır; yani padişah adayı şehzadelerin sadece yönetimle ilgili konularda eğitilmesiyle yetinilmemektedir. [...] Onlara göre bir kişiye sadece kitabi eğitim vermek bazı şeylerin eksik kalmasına sebep olabilirdi. Önemli olan, ruhu şekillendirmek, insanı olgunlaştırmaktı. İleride devleti yönetecek kişilerin sağlam bir ruh terbiyesinden geçmesi gerekmekteydi. Bu terbiye de hem insana hizmet etmek hem de asıl sanatçıyı tanımak ve ruhu inceltmek için bir zanaatta ustalaşmaktan geçiyordu.
Genç Abdülhamit Han kendi tarzını belirlemeyi seven, başkalarının peşinden gitmek yerine kendi doğrularını hayata geçirmeye azimli bir yapıya sahiptir.