Su ve vakit- peter pan houten
Su gelgitli yükselirke, Hollandalı Lale Adam okyanusa baktı. "Birleştirici, tersleyici, zehirleyici, gizleyici, teselli edici. Bak nasıl da yükselip alçalıyor, her şeyi beraberinde götürüyor" "Ne o" diye sordum "su" dedi Hollandalı "Tabii bir de vakit"
Alıntı
En güzel sevgilerle sevilirken örnek almak yok mu yani?
Bugün sevgi ile bir gönderi gördüm. Bunda da ölçüsüzdüm. Ve sevgi en kutsal duygu. Üzerinde çok çalışmıştım: saflaştırmak ve güzelleştirmek için. Her şeyin seviye seviye olduğu yerde sevgiyi ya da başka duyguları tek seviye sanmak çok komik olurdu. Ayrıca kim sevilmek istediği gibi sevmeyi öğrenirdi ki, her şeyi en üste taşımayı?.. Özellikle standart olarak dahi doğru düzgün hiç sevilmemişken. Sevgi adı altında sürekli yara alıp ihanete uğramışken, tabi ki de ben. Kitap indi diye anlamadan okuyan insan, burada doğmuş diye kendini de anlamadan geçen insanla aynı. Bendeki öğrenme isteği, sevgisi ve ilgisi her şeyeydi özellikle bilinmeyi gerektirilmeyenlerden sayılanlara ekstra. Her şeydeki sevgileri gözlemliyordum, güzelini katıp çirkinini ayırıp atıyordum. Özüne inmeye çalışıyordum; sadeliğine, gerçekliğine... Bir de ortada aşk yokken olunca anlamak için nasıl da hevesli ve meraklıydık çünkü gayette aşkın meyvesiyiz. Ve ebeveynlerimiz gibi olmaya (en azından bazı şeylerde) can atardık. Yaşamadan önce bilmek isterdim, bilmeden yaşamak farkında olmamak ya da kaçırmak gibi bir şeydi. Bir de korkunçtu da. Sevgi, gözü kör eder sözü mesela. Aklı işlevsiz bırakacak sevgiden Allah korusundu mesela. Aklı seviyorum çünkü. Çatır çutur sınır dizerken ortada olamazsa ne anladık bu işten? İkisi kullanılarak sevilemez sanki? Tek tarafa ağırlık verme huyum yoktur; ikisinin bir aradalığı daha doğru ve daha güvende hissettiriyor. Hayır bir de beyne ve ahlaka çok önem ve değer veririm. Ve bu yüzden çocukken de olsa sevemeyeceğimi düşünürdüm. (: Sevmek uğruna kör edecek göz yok, severken yumacak göz de. Ki Allah affetsin ama çoğu aptallık körlere bile görünürken işim yaştı. Neyse deyip işi büyümeye bıraktım. Bir de kariyer odaklıydım. Notlarım değerliydi. Sevgilisi olanları görünce "Niye

Asra Zifir

@Kara_Orumcek_Zambagi
·
Denge Arayışı ama pek bulamayış
Kendimi az çok bildim bileli pek dengem yoktu ama genelde aşırılık vardı. Ve bu ne olursa olsun. (: Üzülmek, sevinmek, umut, karamsarlık vs. hep en uçlarındaydım. Bir sınırdan sonrasında ise yine az halim yoktu: Hiçlik vardı. :) O yüzden arası bozulduktan sonra konuşabilen ya da yüz yüze bakabilen insanlara hep şaşırırdım açıkçası. En kötüsü: Yüz yüze gelmek zorundayken dahi onların hiçbir şey olmamış gibi davranabilmeleri. Yüzsüz olabilirler saygı duyuyorum ama ayıbı ya da hadsizliği olmuş olan insanların telafisiz nasıl hayata devam ettiği de meraklarım arasındaydı. Çünkü ben cansız zannedilen eşyalarda dahi bir telafi arayışındaydım. Ki o tarz insanlar genelde sıradan da değil, sözde bize değer verenler oluyor. Ve bir çöp gibi hatta ondan da değersiz muamele gösteriyorlardı, şaka gibi. O kadar mide bulandırıcı ve iğrenç geliyor ki yüzleri hayatımda görebileceğim en tiksinç şey gibi geliyor ve cidden yüzümü buruşturuyordum. Kendimi "dengesiz", "ayarsız" vs. diye nitelendirdiğimde sonralar da asıl sorunun "normal" olarak ele alınmışlar olduğunu gördüm. Benim vicdanım bir olumsuz yüzde veya ses tonunda dahi beni uyutmaz: Kafamı koyup gözden geçirirken belki yoğunluktan arka plana attığım şey "Şuna şöyle yaptın ve haksızdın. Düzeltmedin ki nasıl uyuyacaksın, uykunda ölüp ölmeyeceğin bile belli değilken nasıl uyuyup ertelemeyi göze alırsın? Kendine yakıştırıyor musun, Allah seni her an gözetirken bu yanlışını görmediğini mi sanıyorsun? Düzelt sonra ne yaparsan yap." şeklindeydi. Dışarıdan çok ters, dediğim dedik, umursamaz, donuk, gıcık, belki ruh hastası modumdayken dahi dikkatli olmaya çalışırdım: Belirdiğim bir standartlık durumu vardı ve yabancı olan herkese o modu yansıtırdım. Sanırım ölçüyü nadiren başardığım en güzel olaylardan biri de bu. Biraz saldırgan
Duygu ve Düşünce
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"İNCİ" Yorgunluğun bile yorgun düşmüş İnci
47. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Kendimi işe kaptırmış, önümdeki davet detaylarına gömülmüş çalışıyordum. Odamda ki sessizlik, yalnızca klavyemin tıkırtısı ve ara sıra kalemlerin yer değiştirmesiyle bozuluyordu. O ana kadar her şey sıradandı. Ta ki, o sesi yeniden duyana dek… “İyi günler,” Tanıdık ama rahatsız edici bir tonda. İçimden bir ürperti geçti; parmak uçlarımdan başlayıp tüm sinir uçlarıma yayılan, buzdan bir telaş... Başımı kaldırmak istemedim. Eğer bakmazsam, orada olmayacağını, her şeyin zihnimin bir oyunu olduğunu hayal ettim. Ancak boynum, benden bağımsız bir dirençle, sanki yüzleşmek ister gibi yavaşça yukarı kalktı. Tahmin ettiğim gibi Cavit Ünal’ın adamı. Kapı eşiğinde, ne tam içeride ne de dışarıda duruyordu. Varlığı, odanın sıcaklığını emen kara bir delik gibiydi. Yüzü ifadesiz bir maskeden ibaretti sanki, fakat gözlerinde bir anlık belirip sonrasında kaybolan hüznü görür gibi oldum. Sanki taşıdığı haberin ağırlığı altında eziliyor, hiç sahip olmadığını sandığım vicdanı can çekişiyordu. “İyi günler. Burada olmamanız gerekirdi, öyle değil mi?” Bakışlarım, adamın kaçamak gözlerine kilitlenmişti. O ise başını hafifçe, bir itiraf edasıyla eğdi. “Emin olun İnci Hanım, bu beni son görüşünüz.” Bu söz… Bir veda değildi, tam anlamıyla bir kapanıştı. Tüm geçmişin, o zehirli zincirin nihayet kırılacağının, geçmişte kalacağının ilanıydı. Ciğerlerime çektiğim nefesin keskinliğini hissettim. Kalbimdeki çarpıntıyı dizginleyip, titreyen ellerimi masanın altında gizleyerek karşımdaki koltuğu işaret ettim. “Peki… Buyurun.” Yanındaki deri çantayı dizlerinin üzerine koydu, bir süre hiçbir şey demeden fermuarını açtı. Sonra içinden birkaç belge çıkardı. Kağıtların hışırtısı, odadaki sessizliği böldü. “İnci Hanım,” Sesi, beklediğim soğukluktan uzaktı.
1000Kitap
"İNCİ" Bayılacağım
14. BÖLÜM 🌹 İnci 🌹 Başımı ellerimin arasına hapseden ağır sessizliğin içinde, zamanın çoktan hükmünü yitirdiği bir boşlukta asılı kalmıştım. Saate bakmıyordum; dakikalar mı geçmişti yoksa asırlar mı, bilmiyordum. Gözlerim yerdeki soluk desenlere takılıp kalmıştı ama zihnim, yoğun bakımın soğuk, metalik kapılarının ardında dolaşıyordu. Göğüs kafesim sanki daralmış, kalbim içine sığmaz olmuştu. Her kapı açılışında ruhum yerinden fırlıyor, sonra o kapı kapandığında tekrar aynı umutsuz sessizliğe gömülüyordum. Kendi içimdeki bu sağır edici gürültüde kaybolmuşken, bir ses yırtıp geçti karanlığı. "Günaydın." Başımı hızla kaldırdım. Serkan oradaydı. Sabahın çiğ ışığı altında, tam karşımda dikilmiş, bakışlarını yüzüme mühürlemişti. Bir an için gördüğümün bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu ayırt etmekte zorlandım. Bakışlarım onunkilere değdiğinde boğazıma koca bir yumru oturdu, yutkunamadım. Öyle tükenmiştim ki, kemiklerime kadar sızan yorgunluk kelimelerimi de çalmıştı sanki. Ama o, beni öyle bir dikkatle, öyle derin bir şefkatle inceliyordu ki; sanki ruhumun röntgenini çekiyor, tek bir kelimeme ihtiyaç duymadan içimdeki yangını görüyordu. “Sen… yine geldin,” diyebildim. “Elimden başka ne gelirdi ki?” dedi, sesi bir kadife gibi yumuşaktı. Yanıma yaklaşıp kolundaki saate kısa, endişeli bir bakış fırlattı. “Herhangi bir gelişme yok sanırım. Henüz görüşmen için çok erken. Kesin bir şey de yememişsindir sen... Şimdi doğruca odana gidiyoruz. Güzelce kahvaltını yapacaksın, sonra buraya tertemiz bir zihinle tekrar döneceğiz.” İtiraz etmek için dudaklarımı araladım, "Gidemem," diyecek oldum ama izin vermedi. Parmakları elimi kavradığında, teninden tenime akan kararlı sıcaklık karşısında nutkum tutuldu. Beni neredeyse sürüklercesine, ama bir o
1000Kitap
Herkese karşı o kadar merhametliyim ki ve bu o kadar rahatsız edici bi durum ki kafayı yicem…
İyi bir hayata nasıl ulaşılır? Mükemmel bir hayat değil. Mükemmelliğin hedef olmadığını çoktan kabullendim. Ama iyi bir hayat. Dolu dolu bir hayat. Yıllar sonra geriye baktığınızda pişmanlıktan çok minnettarlık hissi uyandıran bir hayat. İşte inanmaya başladığım şey şu: Çoğumuz yakınlaşabiliriz. Ve yakınlaşmanın, bir teselli ödülü olmadığına ikna oldum. Yakınlaşma bir şeydir. Aslında, gerçek yaşamın çoğu yakınlaşmada gerçekleşir. … Gerçek şu ki, bu hayatın büyük bir kısmı bizim etkileyebileceğimiz bir şey. Tamamı değil elbette. Ama çoğumuzun inandığını sandığımızdan çok daha fazlası. … Birçok insan, diğerleri yavaş yavaş yok olurken, yıllarını, hatta bazen tüm yaşamlarını tek bir kategorinin peşinde koşarak geçirir. Daha fazla para. Daha fazla statü. Daha fazla güzellik. Daha fazla tanınma. Ve yine de tatmin duygusu, dilinizin ucunda olan ama bir türlü hatırlayamadığınız bir kelime gibi, sürekli olarak ulaşılamaz bir yerdeymiş gibi gelir. Gerçek şu ki, hayat çoğu zaman dengesizliğe olan takıntıyı cezalandırır. Her şey pahasına tek bir ölçüt maksimuma çıkarıldığında, sistem sonunda arızalanır. İyi bir yaşam nadiren herhangi bir alanda en yüksek puanı almakla ilgilidir. Önemli olan, tüm sistemi bir nebze huzur içinde işleyebilecek kadar sağlıklı tutmaktır. Yeterince sevgi. Yeterince amaç. Yeterince para. Yeterince dinlenme. Yeterince gelişim. Yeterince neşe. Yeterince bağlantı. Maksimumlar değil. Denge. Aşırılıklar değil. Denge. En iyisini kovalayanlar genellikle en önemli şeyleri kaybederken, dengeyi sessizce öğrenenler daha iyi bir hayata kavuşurlar. … Bilgelik, başkasının hayatını istemek değildir. Bilgelik, her hayatın kazanç ve kayıp arasında özel bir pazarlık olduğunu anlamaktır. Bunu gerçekten kavradığınızda, kıskançlık etkisini kaybetmeye başlar. "Neden ben
Substack