Her şey zamanla kendi ağırlığını kaybediyor. Hafifleşiyorum. Hayatımı takip eden başarısızlıklar, engeller, hayatın sunduğu koşullar, çevremdeki insanlar. Her biri koca bir elmaymış gibi parça parça ısırdılar beni. Acıtarak. Hafifçe. Git gide yok olduğumu hiç anlayamadığım. Çünkü bunun böyle olması gerektiğine inandırıldım. Oysa ağaç olan ben değildim, Tanrıydı. Ondan yeşererek büyüyen bu varlığım büyük gaflete düştü. Yeniden var olacağına inanarak. Ama eğer sen dersen ki bana; üzülme küçüğüm, senin tohumun tanrıdan gelir. Önce ezilip biçileceksin. Yerlere düşeceksin. Üzerinden bir çetin kış geçecek. Ama seni kabul eden bu toprak, seni bir bahara yeşertecek. Taptaze olacaksın. Artık bir tane değil, yüzlerce sen olup, dolup taşacaksın. Hayat olacaksın. Tanrıdan düşmüş bir tanrı parçacağı olacaksın.
Ne düşünüyordum; onu kaybetmeye hazır mıydım? Belki bundan iki saat önce asla buna cesaret edemezdim ama şimdi iliklerime kadar kaybolsun istiyorum içimde ona dair duyduğum saplantılı sevgi. Kaybolsun. Çünkü gözlerinde ben kendi kayboluşumu gördüm. Öylece kaybolmuştum işte. Sıcak fincanı kavrayan parmaklarının tahammülü kadar bir süreyle üstelik.