-Hicret nedir? -Kötülüğü terk etmendir.
Sayfa 19·Kitabı okuyor
Alıntı
BÜYÜKLÜĞÜN KANUNU: "KELİME-İ TEVHİD"...
(...) Eski Yunan filozoflarının ilki sayılan Thales ne diyordu: “Her şeyin aslı sudur.” Peki, bu söz bize ahlâk ve bediiyyat alanında nasıl bir “büyüklük” fikri veriyor? “Su iyidir, toprak kötüdür” gibi bir şey mi? Yahut, “su güzeldir, ateş çirkindir” gibi bir şey mi? Hayır, bu söz bize ahlâk ve bediiyat alanında büyüklüğün -kanunu şöyle dursun- ne olabileceği hakkında bir kuşku bile vermiyor. Ya? Sadece tabiat hakkında, tabiat ilimlerinin üzerinden aşarcasına, bir spekülasyonda bulunma imkânını veriyor… Sadece tabiat alanında; yâni, din ile büsbütün aynı alanda değil… Meselâ, tabiat müşahidi, bazı tabiat hâdiselerinin sebebleri hakkında fikir yürütebilir, ama hiçbir tabiat müşahidi bize “her şeyin aslı sudur” diyemezdi; böyle bir hakkı olamazdı… Ama felsefe, bir tabiat müşahidinin hakkı olmayan bu şeyi, eline alıp, sadece bir kereliğine de değil, sonsuza dek tepe tepe kullanma hakkına sahibti. Zavallı tabiat müşahidi, her şeyin aslının su olup olmadığı hakkındaki zavallı kanaatlerini ölesiye saklamak zorunda iken, bir başka filozof çıkıp, tabiî hakkı olarak, “Hayır efendim, her şeyin aslı topraktır” da diyebilirdi. **Dikkat edilirse, Nietzsche burada, dini daha ilk adımda geride bıraktığı vehmi uyandırırken, aslında felsefeye dinin aynı bir misyon yüklemeye çalışıyor. Felsefeye bahşettiği spekülâsyon hakkı, yalnız ahlâk ve bediiyyat sahasında değil, tabiat alanında da değişken olmaya mecbur kalır ve düpedüz bir vehim olmaktan öteye geçemezken, tutup onu tabiat hakkında “büyüklüğün kanunu”nu vermekle ve sözüm ona bunu verince, bediiyyât ve ahlâk sahasında da bu görevi yerine getirmiş olmakla vasfediyor. Bu saçma sapan kurgunun adına “vahdet-i vücud” diyor, böylece vahdet-i vücud’u bilinemezciliğe ircâ ediyor ve böylece de nassa dayalı dinin yerine değişken,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997 Feyyaz Aksakal imzasıyla), ESKİ YUNANDA FELSEFE -I-.
Akademya Yazıları
Reklam
Şöyle ki: Hıristiyanlığın esas temellerini yıkarak onun yerine kendi uydurma hurafelerini ikame etmek üzere âlim ve feylesof bir Yahudi olan Saul'u sahneye çıkardılar. Bu zeki Yahudi beyi, güya Hıristiyanlığı kabul ederek Pavlos ismini aldı ve kiliseye çekilerek uzun müddet inziva hayatı yaşadı. Hıristiyan dininin icablarını harfiyyen yerine getiriyor ve gitgide halkın itimadını kazanıyordu. Sonunda Hıristiyanların hüsn-ü zannına o derece mazhar oldu ki, kendisine bir havari gibi hürmet etmeye başladılar. Pavlos, bu hüsni zannı, Hıristiyanlığı bozmakta çok dessas bir şekilde kullanmasını bildi. Hz.İsa (AS) ile görüştüğüne ve O'ndan talimat aldığına halkı inandırmayı başardı. Kesif ve plânlı gayretleri sonunda, Hıristiyanların hem itikad, hem de ibadetlerini hakikattan saptırmaya ve birtakım bâtıl mezheb ve fırkaları ortaya çıkarmaya muvaffak oldu6. Artık tevhid'in yerini teslis almış, yani Hıristiyanlar bir tek Ma'bûd'a bedel, Hz.İsa ve Hz.Meryem'e de ulûhiyet isnad etmeye başlamışlardı.
Zira açık bir gerçektir ki, İslâm, tevhid dinidir; şirkin her nev'ini reddeder.
Tevhid, Allah'ı kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin mâverasında bilmektir.
Tevhid, Allah'ı bilmek nedir? Kendini Vâhid'in, Bir'in önünde yakıp yok etmektir. Eğer gündüz gibi aydınlanmak, parlamak istiyorsan, geceye benzeyen, gece gibi karanlık olan varlığını, benliğini yak. Bakırı kimyada eritir gibi, varlığını, sana o varlığı verenin varlığında erit, yok et. Sen sıkı sıkıya, "Ben"e ve "Biz"e yapışmışsın. Yokluğa ve birliğe ulaşamamışsın, karşılaştığın bütün bu bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, bu yıkıntılar hep bu ikilikten meydana gelmededir.
Reklam
Reklam