Anadolu İslam’ı: Hoşgörü Mü, yoksa sulandırılmış bir inanç mı?
Türkiye’de “Anadolu İslam’ı” diye anılan anlayış, klasik kitabi İslam’dan oldukça farklı bir renge bürünmüş durumda. Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye, Mevlana’dan yatırlardaki mum yakmalara, semahlardan türbe ziyaretlerine uzanan bu gelenek, yüzlerce yıllık Türk-İslam sentezinin ürünü. Kimi zaman “hoşgörü ve insan sevgisi” diye övülüyor, kimi zaman da “gerçek İslam bu” diye savunuluyor. Ama eleştirel bakınca işin içinde ciddi sorunlar da var.
Öncelikle şunu kabul edelim: Bu anlayış gerçekten de Ortadoğu’daki katı, vahiy merkezli ve şeriat odaklı İslam’dan daha yumuşak, daha insanî duruyor. Alevi-Bektaşi geleneklerinin, tasavvufun ve eski Türk şamanizminin karışımı sayesinde “yaşamak” ön planda, “cezalandırmak” ise arka planda. “72 millete aynı gözle bakmak”, “yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” gibi cümleler çok güzel kulağa geliyor. Ama bu güzellik aynı zamanda büyük bir zaafı da içinde barındırıyor: Sınırların belirsizleşmesi.
Anadolu İslam’ı, dinin çekirdeğini oluşturan tevhid, ahiret, helal-haram gibi kavramları zamanla folklorik bir sosla öyle bir kaplıyor ki, geriye neredeyse sadece “sevgi” ve “hoşgörü” kalıyor. Kur’an’ın birçok emri (özellikle cezai hükümler, kadın-erkek ilişkileri, miras gibi konular) ya görmezden geliniyor ya da “o dönem için” diye rafa kaldırılıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, bir nevi “light İslam” oluyor. İnsanlar camiye gitmese de olur, namaz kılmasa da olur, yeter ki “kalbi temiz” olsun. Bu yaklaşım pratikte çok rahatlatıcı ama teolojik olarak da son derece sorunlu. Çünkü dinin kendisi “rahatlık” için değil, bir hayat disiplini sunmak için geliyor.
Bir diğer eleştiri noktası da siyasi istismarı Hem Kemalistler hem de muhafazakarlar bu kavramı kendi ajandalarına göre