mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve dolayısıyla kadınların cinselliğinin denetimini erkeklere veren ataerkil aile kurumlaştı, yasalara geçirildi ve devlet güvencesine kavuşturuldu. bu çerçeve içinde, kadınların cinselliği erkeklerin; öncelikle babanın, sonra da kocanın malı olarak belirlendi ve kadının cinsel "saflığı" (özellikle bekareti), üzerinde pazarlık yapılabilen bir ekonomik değere dönüştü. bu durum fahişeliğin ortaya çıkmasına ve böylece, cinselliği ve doğurganlığı yalnızca tek bir erkeğe ait olan "saygın" kadın ile, cinselliği "herkese" ait olan fahişe arasında kesin bir ayrımın doğmasına yol açtı.
tıpkı, hegel'in ünlü metaforundaki köle gibi, kadınlar da "mutsuz bir bilinçlilik" durumu yaşamakta, onları aynı anda hem kendilerini ezen kültürün bir parçası, hem de onun yabancısı kılan bir yabancılaşma içinde bulunmaktadırlar.
mary douglas, içinde yaşadıkları toplumun iktidar ve otorite odağına uzak olanların o topluma eklemlenmelerinin daha zayıf olduğuna dikkat çeker. onları, varolan düzeni eleştirebilmeye ve alternatif, ütopyacı ifade biçimleri aramaya sevk eden, işte bu güçlü eklemlenme yokluğudur. toplumsal yapının yerleşik otoriteden uzak bu kesimi, yeni düşüncelerin uç verdiği alandır. kadınlar, douglas'ın deyişiyle "ezilen konumdaki bütün insanlar"la birlikte o sınırdaki, düzenin sorgulanmasının ve "umut ilkesi"nin yükseltilmesinin mümkün olduğu bölgede yer alırlar. "bütün sınırlar tehlikelidir... herhangi bir düşünce sisteminin en zayıf olduğu yer, sınırlardır," der douglas.