Vladimir Lenin’in de kendi halkı ve Asya toplumlarının birçoğunda gözlemlediğini belirttiği “Oblomovluk” halinin ismini aldığı bu yapıt 19. yüzyıl Rus aristokrasisinin miskin, tembel ve hedonist yaşamını cümlelere dökse de sayfalar iki yüz yıl öteye kadar uzanmış gibi. Andrey Ştolts ve İlya İlyiç Oblomov arasındaki bu çatışma aslen Avrupa ve Asya insanının genlerinden midir bilinmez, genellemekte endişe etsem de tükenmek bilmeyen tembelliğinin çarpıcı bir metaforu gibiydi. Oblomov’un kafasının içinde kendisini bir bilgin ilan edip aynı kafayı yastıktan kaldıramaması yirmi birinci yüzyılın fularlı aydınlarının ve gençlerinin düşmekten korktuğu çukurdan başka neye benzer? Yaşamak eylemini bu denli somutlaştırıp gözünde büyüten Oblomov’un aşka dahi üşenmesi, çok düşünmesi, Olga’nın leylak dallarının dahi Oblomov’u diriltememesi; miskinliğin insan ruhunun her damarına kök salmış amansız bir zehirden farksız olduğunu okura her satırda her kelimenin ardından hatırlatıyordu. Peki neden Oblomov böyleydi? Yamalı hırkası ile evde oturup peynir-şarap ikilisini niçin Olga Sergeyevna ile tiyatro locasında keyifli bir akşama yeğliyordu? Fikrimce bu Oblomovluğu soyaçekim yasası ile ilişkilendirmek pek de yanlış olmayacaktır. Nitekim Oblomovka çiftliğinin soylu ahalisi de yaşamlarını böyle geçirmişler, yani Oblomov küçük bir çocukken de bahçedeki çitlerin dışını görememişti. Aşamadığı çitler ilerki hayatında otuzlu yaşlarında kendi konfor alanından (kendisini öldüren konfor alanından) çıkamamasına ve hayatı yaşamaya değer duyguların trenini kaçırmasına neden oldu. Zaten nihayetinde de yine çitlerle çevrili bir kilise bahçesinde tanıdık bir dostun samimi elleriyle dikilmiş leylak ağacının altında yatmaktaydı İlya İlyiç Oblomov, bu defa ölü bedeni ile.
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,9bin okunma