George R.R. Martin’in yıllardır okuyamadığım eserlerine sonunda bir giriş yaptım — ama ironik bir şekilde bu giriş, yazarın devasa destanının değil, daha sade ve tamamlanmış bir parçasının içinden oldu. Yedi Krallık Şövalyesi, Martin’in başlayıp da benim bitirdiğim ilk kitabı.
Daha önce Game of Thrones serisinin ilk kitabını okumayı denemiştim. Birkaç bölüm ilerledikten sonra diziyi aynı anda izlediğim için kitaptaki sahnelerin zihnimdeki görsellerle çakıştığını fark ettim. Bu uyumsuzluk beni hikâyeden uzaklaştırdı ve kitabı bıraktım. Sonrasında dizinin finali geldi — benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Üstüne Martin’in “Benim finalim daha farklı olacak” demesine rağmen yıllardır seriyi tamamlamaması, hatta her yıl “bu sene bitiriyorum” deyip bitirememesi… Bu durum, seriyle bağımı tamamen kopardı. Artık o hikâyeye geri döneceğimi düşünmüyordum.
Ta ki HBO’nun Yedi Krallık Şövalyesi dizisinin çekimlerinin bittiğini ve çok yakında yayınlanacağını görene kadar. Üstelik dizinin Martin’in gerçekten yazıp tamamladığı hikâyelerden birine dayanması bana “neden olmasın” dedirtti. Amazon’dan ciltli ve şömizli bir baskıyı 300 TL’ye sipariş ettim. Kitap gelir gelmez okumaya başladım ve birkaç gün içinde bitirdim.
İyi ki de okumuşum.
Kitap, Game of Thrones evreninin kasvetli ve karmaşık entrikalarından çok daha masum bir dönemde geçiyor. Yine de Martin’in üslubunu bilen biri için tamamen masum demek mümkün değil; Westeros her zaman Westeros’tur. Ama ton, ana seriye göre çok daha sıcak ve karakter odaklı.
Sir Duncan the Tall — yani Dunk — dürüstlüğü, sağlam karakteri ve iyi niyetiyle tipik bir “Martin karakteri” olmaktan uzak: iç karartıcı değil, umut veren biri. Egg ise hem sevimli hem de gizemli bir çocuk. Aralarındaki dostluk, yol arkadaşlığı, birbirlerine olan sadakatleri