Çünkü nerede olursam olayım —bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kahvesinde ya da Bangkok’da— hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.
Sancının ne kadar kötü olduğunu unutturacaktı ona. Ama içinin gizli bir köşesinde, acının o kapısız, penceresiz, kör ve uzun koridoru bir kez daha açıp onu derinliklerine almak için bekleyecekti hep.
Kritik durumlardaki insanları gözlemekten hoşlanırdım. Eğer karşıma bir trafik kazası ya da bir sokak kavgası, ya da bir laboratuvar kavanozunda saklanan bir kelebek çıkmışsa, durup öylesine dikkatli bakardım ki, gördüğümü bir daha asla unutmazdım.
Böylelikle, başka türlü hiçbir zaman öğrenemeyeceğim pek çok şey öğrendim. Ve öğrendiklerim beni
şaşırttığı ya da midemi bulandırdığı zaman bile hiç belli etmedim ve her şeyin her zaman böyle olduğunu biliyormuşum gibi davrandım.
Günlük yaşam genelde insanın karşı
koyması ve isyan etmesi gereken bir baskı, bir bunalım, bir ceza olarak görülüyordu. İnsanlar bu baskıyı merasimler ve kutlamalarla yok etmeye; konuşmalar, bağırmalar, partiler ve yaygaralarla ertelemeye; kalın makyaj tabakaları, kelime yığınları, gürültülü müzikler ve yiyecek stoklarıyla görünmez kılmaya çalışıyordu
“ Ona dönüyor ve “Aptal!” diye bağırıyorsun. Oysa ne sen.aptalsın ne de o. Aksine her ikiniz de kibar, aklı başında adamlarsınız. Davranışlarımızı belirleyen, içinde bulunduğumuz durumlardır.İnsan önce içinde bulunulan koşulları incelemelidir. Aksi halde kişilik analizleri genelde hastanın ölümüne yol açan riskli operasyonlar gibidir; tabii eğer ortada bir “hasta” varsa ve bu tür kişilik incelemeleri başlı başına birer hastalık değilse...”