"Luke'la birlikteyken kendimin olabilecek en iyi versiyonuydum. Ondan önce korktuğum her şey... Yok olmuştu. Sanki bir ağaçtan düşen yapraktım, o da bana seni yakaladım diyen rüzgardı."
“Ben senin beyaz atlı şövalyen değilim.” AJ yumruklarını sıktı. Bunu sık sık yapıyordu.
Elbette o değildi. Onun şövalyesi baklava desenli çorap giyiyordu. “Ben Sindirella değilim.”
Robbie son cümleleri ezberlemişti; karanlıkta, bir kez daha fısıldadı. Yaşam nedenim. Yaşama değil, yaşam. Etkileyici olan, buydu. Kız da onun yaşam nedeniydi; sağ kalma gerekçesi.
Sonra Cecelia bir parmağını kelepçenin üzerine koymuş, utanmadığını, utanacak bir şey olmadığını söylemişti. Erkeğin yakasını tutmuş, hafifçe sallamıştı; işte, “Seni bekleyeceğim. Geri dön,” sözlerini o anda Fısıldamıştı. İçtendi. Zaman ne kadar içten konuştuğunu kanıtlayacaktı. Sonra Robbie’yi arabaya itmişler, kız çabuk çabuk, uzun zamandır tuttuğu gözyaşları boşalmadan, eklemişti: Aralarında geçenler onların da, yalnızca onlara aitti. Kütüphaneyi kastediyordu elbette. Onlarındı. Kimse onu ellerinden alamazdı. “O bizim sırrımız,” diye seslendi herkesin ortasında, tam arabanın kapısı kapanmak üzereyken.