Bütün hayata karşı bir mide bulantısıyla uyandım. Yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı. Her şey gözüme boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir derdin çaresi yoktur, dedi."
“Bu ses, içimde yankılanırken, odanın soluk ışığında eşyalar bile anlamsız bir ağırlıkla duruyordu. Sanki hepsi, varoluşun gereksizliğini fısıldıyordu. Pencereden sızan gri sabah, ne bir umut ne de bir teselli sunuyordu; sadece zamanın ağır aksak ilerleyişini hatırlatıyordu. Yatağın kenarına oturdum, ellerimle yüzümü ovuştururken, bir an için her şeyi bırakıp gitmenin cazibesine kapıldım. Ama nereye? Kaçış bile bir tuzak gibi görünüyordu, çünkü insan kendinden kaçamazdı. İçimdeki bulantı, sanki ruhumun bir parçası haline gelmişti; ne kusabilirdim ne de yutabilirdim. Sadece onunla yaşamayı öğrenmek zorundaydım, tıpkı nefes almak gibi. Ve sonra, bir anlık delilikle, belki de bu bulantının ta kendisinin bir anlamı olduğunu düşündüm. Belki de bu iğrenç his, yaşamın absürtlüğüne karşı bir isyandı; bir şeylere tutunmam için gereken son çırpınış. Ama neye tutunacaktım? Buz gibi ses geri döndü: Hiçbir şeye.