Ruhlar da böyledir; onları bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, yaratmadığı gariplik kalmaz.
Okulda öğretmenler, öğrencileri, kendi görüşlerini üretken bir biçimde geliştirmeye alıştıracak yerde, bu öğrencilerin belleklerini ölü konularla doldurmaktadırlar. Bu yüzden aklımız ve bilincimiz bomboş kalıyor.
Hüzün düşkünlerinden değilim, bu halden hoşlanmam, ona değer de vermem ama çokları hüznü büyük bir değer sayarlar; onu olgun, erdemli, kafalı insanların bir özelliği sayarlar. İtalyanlar bu hale “fenalık” demekle daha uygun bir ad vermişler; çünkü hüzün her zaman zararlı, anlamsız, küçük, pısırık bir duygudur. Stoacılar bu duyguyu kendilerine yasak etmişlerdir.
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa,
ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz sene önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir.