Duruma bakıp kendilerini daha az ürküten ne varsa, ona inanmak istiyor insanlar. Belki "Yaratmanın yalnızlığı" adını verdiğim de, inanmak istediğim bir şey. İstediğim için inandığım bir şey.
Kim bilir? Belki Yaratman —yani Düzeltmen— hiç de yalnız değildir, gecenin ağır ağır düzlüğe yayıldığı şu saatlerde.
Işıkların sönmesini önlemek ister görünüyor ise de, böyle bir şey dilememekte, bunu başarmak için herhangi bir çabaya girişme mektedir belki de. Onun herhangi bir şey yapmaması, gecenin işçilerini yüreklendiriyor olabilir. Daha daha, geceyi hazırlamak ta işçiler Yazardan —düpedüz Yazardan, Yaratman, Düzeltmen falan değil...— yardım görüyor olabilirler.
Bir anlamda, herkes düşman. Düşmanım. Düşmanımız. Ya da, günü gelince düşman olabilir. Örneğin, kendi arkadaşlarımız, yandaşlarımız... İşkil, kuşku, yaşamımızın temeline koyduğu muz harç olmalı; yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı. Gene de bilmeliyiz ki bu dünyada bizi aldatmayacak üç beş kişi vardır.
Her işkilin, her kuşkunun vurulacağı denektaşı; her eylemi, her gücü üzerinde bileyeceğimiz bileği taşı; her umudu ayakta tuta cak kilit taşı birkaç kişi. Vur deyince onlar, vuracağız; öl deyin ce öleceğiz; yaşa deyince yaşayacağız. Bu kişiler, yalnız bizi de ğil, bütün dünyayı ayakta tutacak. Buna inanmak, buna güven mek zorundayız.
"Words! Mere words! How terrible they were! How clear, and vivid, and cruel! One could not escape from them. And yet what a subtle magic there was in them! They seemed to be able to give a plastic form to formless things, and to have a music of their own as sweet as that of viol or of lute. Mere words! Was there anything so real as words?"
Engage people with what they expect; it is what they are able to discern and confirms their projections. It settles them into predictable patterns of response, occupying their minds while you wait for the extraordinary moment that they cannot anticipate