Genel anlamda, tarihçiler1 9. yüzyıldaki Paris ayaklanmalarında bedenlere nasıl davranıldığı konusunda suskun kalırlar. Sanki onlar da, tıpkı izleyiciler gibi, tam anlamıyla dehşete kapılmış gibidirler. Tarihçiler, kıyım ya öldürme yöntemlerinin çözümlenmesinden tuhaf biçimde kaçınır, hatta bunlardan haz aldıklarına işaret edecekmişçesine, garip bir çekinme sergilerler bu konuda. Bu açıdan cinsel aykırılıklar ve iğrençlikler tarihi için de aynı şey geçerlidir. Kaldı ki araştırmacı dehşet duygusunun dayattığı bu körlük yüzünden, doruk noktasında açığa vurulan, vurulmayan ya da başka bir zaman vurulamayan şeyin çözümlemesinden yoksun bırakır kendini.
Özetle, çoğu tarihçi bu müstehcenlik karşısında geri adım atmış, kavrayıcı görüş açısını engelleyen bir duyarlılığın gereklerine boyun eğmiştir. Dile sığmaz olanla yüzleşmekten bu şekilde kaçınmaları, bu tiksinti -cinsel şenlik konusu için de geçerlidir bu-, kahramanlaştırmaya, sığınmaya ya da birtakım simgesel olaylarla yetinmeye elverişli, hafifletilmiş bir üniversite tarihinin oluşmasına neden olmuştur.
Bu, ölü aritmetiğine, Robert Tombs'un tanımladığı "aritmetik belagat"e olan düşkünlüğü de açıklar. Hesabın saflığı tuhaf biçimde dehşetten kurtulunmasını sağlar. Bu şekilde sayılara odaklanılması, başta Anglosakson araştırmacılarınki olmak üzere, 19. yüzyıl devrimlerine adanmış incelemelere uzun zaman boyunca yön veren baskın toplumbilimsel çözümlemeyle de örtüşür.
Birçok tarihçi için -her kesimden tarihçileri kastediyorum-, bu sessizlik hoşgörü doğuran ve başoyuncuların bir bölümünün kahramanlaştırılmasına yol açan kararlaştırılmış masumiyetle doğrulanır. Kahramanlaştırıcı tarih kendiliğinden şehit listesine dönüşür. Birçok araştırmacı bu yönteme uyarak, bizim konumuzla ilgili olmayan bir dizi taktikle, kurucu kıyımların