"Hülyası kalmayınca hayatın zevki yoktur. O halde bu beyhude sonbahar bitmeli, kişioğlu ölmeden, onu öldüren korkudan kurtulmalıdır."
Ama o kadar da değil. Hülya kalmayınca bana coşkunluk veren, diri tutan arayış, bekleyiş bitti. Belki bunun için yazamıyorum artık. Ama okumak, görmek, insan tanımak (örneğin bir Tomris Mengüşoğlu)... Evet, gerçeklerle mutlu olmayı öğrenmek mi yaşlanmak acaba?
Karşımdaki kadın bir metin olsaydı (hayır şiir değil, roman hiç değil, ancak bir yaşam-öyküsü) Türkçesini çözebilirdim, yorumlayabilirdim. Ama o baştan beri yarı-saydam olsa da gizlerini ele vermemekte kararlı bir kişilikti. Sanki belli bir ulusu yoktu, yersiz-yurtsuzdu ...
Beni kendime ördüğüm kozanın dışına çıkarmaya çalışıyordun, farkındaydım. Ben de sana en sevdiğin yazarların -Tezer Özlü ile Sevim Burak’ın- dünyalarına kapanmamanı, diyelim Memduh Şevket’i de okumanı öneriyordum, farkındaydın. Senin çabanın işe yaradığı kuşkusuz da benimkinden o kadar emin değilim. Belki bazı kişilikler, kozadan çıkmak istemiyorlardır; o, ölüm kozası bile olsa.
"Yalnız beni bir daha Gündökümü'nde harcama. Ne de olsa ikimiz de iki-üç paragrafla geçiştirilemeyecek kadar zorlu bir çaba gösterdik aramızdaki şey'i anlamak için. Bildik hiçbir şeye benzemiyor ki."
"Bak orada haklısın. "
"Haklı çıkmayı hiç sevmem, bilirsin."
"Bilmez miyim? Ama elden ne gelir?"