Ey boydan yana fukara kalmış insan, bir gün ölüp toprak olacaksın… Bir tohum filizlenecek ot olacaksın, bir öküz seni yiyecek ve sıçtığı bok olacaksın ve hala aynı kalacaksın.

"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır."

idris yılmaz, Tanrı Taşta Uyur'u inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Tanrı Taşta Uyur
Rudolph Kaiser
Yazar Bir tarafa batı düşünüş biçimi diye tanımladığı ve Platon’dan beri ortaya çıkan Yahudilik-Hristiyanlık dinsel inanışlarında devam eden ikilemci düşünüşü koyar. Diğer tarafa doğa dinleri diye tanımladığı kızılderili yaşam ve inanç felsefesini, Hindu ve doğu dinlerini koyar ve analizler yapar.
Platondan beri gelen inanç biçiminde Tanrısallığın gökten geldiği, insanların Tanrının bir parçası olarak görülmesini anlatır.
Doğa dinlerinde ise tüm canlıların, dünyanın, evrenin hep bir bütünlük içinde olduğunu Tanrının da doğanın içinde olduğunu söyler.
İnsanın doğaya ve çevreye verdiği zararın Tanrısallık la inandırılmış olmasından dolayı olduğunu savunur. Diğer tarafta kendini doğanın parçası gören insanın ise doğaya en az zarar vererek doğadan faydalandığını dile getirir.
İkilemci ayrıştırmacı anlayışın insanı mutsuzluğa ittiğini, halbuki bütünleştirici düşünce ve inanç biçiminin her zaman insanı ruhsal olarak daha mutlu ettiğini söyler.
İkilemciliğin diğerini yok etmek için sürekli kavga ve savaş içerisinde olmasının sürekli bir yok etme kültürünü yarattığını, bütünsellik içindeki düşüncenin ise her şeyin zıddı ile var olduğunu ancak uyum içerisinde hayatın ahenginin olacağını söyler.
İkilemcilikte sadece Tanrıya saygı varken bütünsel düşünce de yani Kızılderili felsefesinde dünyadaki canlı, cansız, taş, toprak her şeye saygı vardır.

Attila İlhan



Açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın


Rüzgar
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan


Ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili

Yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

Sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hala içimizde o yanardağ ağzı
hala kıpkızıl gülümseyen
sanki ateşten bir tebessüm
zehir zemberek aşkımız

Ayrılık Sevdaya Dahil

Yusuf Çorakcı, Babalar ve Oğullar'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Rus edebiyatında Dostoyevski ve Tolstoy kadar öne çıkmasa da önemli bir yere sahip olan Ivan Sergeyeviç Turgenyev'in başlıca eserlerinden Babalar ve Oğullar, merakla okuduğum ve farklı bakış açıları bulduğum bir kitap oldu benim için. Kendisi üst sınıf diyeceğimiz bir toplum kesiminde yer alan yazar, gerçekten yer aldığı kesimi oldukça güzel anlatmış. Rus edebiyatı dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmasa da, bu kitap oldukça önemli bir yere sahip olmalı bana göre. Oldukça sevdiğim bir edebiyat türünden olan bu eseri geç kalmadan okumak istedim, Rus yazıyorsa iyi iş çıkıyor genelde. Dilinin kısmen sade ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim, detaylar çok olmasa da yerinde verilmiş. Okurken yazıldığı dönemi ve ortamı hissettiren yer yer coşkulu bir anlatım var. İstense daha fazla uzayabilirmiş kitap ancak yazar fazla sıkmak istememiş olabilir okuru, bazı mevzular mozzarella peyniri gibi uzayacak derken bıçak gibi kesiliyor. Klasik Rus edebiyatı işte dedirten bir yapı olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Hikayede Arkadiy adında ılımlı bir genç ile Bazarov isminde çıkıntı bir arkadaşının babalarıyla ve çevrelerinde olup bitenleri okuyoruz. Bazarov kitabın ana karakteri ve kendini nihilist olarak tanımlayan idealist bir genç. Arkadiy kendisine oldukça bağlı ve büyük saygı duymaktadır, çünkü düşünce yapısı ters olmasına rağmen onu etkilemektedir. Bazarov, Arkadiy'in amcası olan Pavel Petroviç ile hiç anlaşamaz her tartışma bir kavgaya dönüşür, çünkü aralarında hem büyük görüş ayrılıkları hem de kuşak çatışması vardır. Aslında yazar bizlere kuşak çatışması, kadınlarla olan vasat ilişkiler, nihilizm, Alman, İngiliz ve Fransız hayranlığı ve Panslavizm hakkında birçok eleştiri sunuyor. Aristokrasinin düştüğü durumu anlatırken nihilizmden bir yol olmayacağını ve Avrupa özentiliğinin insanları ne hale geldiğini görebiliriyoruz. Bazarov'u sevenleriniz çıkacaktır muhakkak ancak Turgenyev karakterleri yazarken iyi ve kötü yönlerini dengeli bir şekilde analiz ediyor. Yazıldığı tarih 1861, yani Çarlık Rusya'sı ve köleliğin geçerli olduğu zamanı göz önüne aldığımızda, köylülerin özgür olma arzusu içten içe hissediliyor. Zaten toprak sahiplerinin köylülere söz geçirememesi sıkça vurgulanıyor. Okurken ben biraz Osmanlı toplumuna benzettim, çünkü benzer sorunlar o yıllarda bizim topraklarda da mevcuttu. Eserin sonu öyle çok güzel bitiyor diyemem, bazılarında muradına erme durumu görünse de pek de öyle değil izlenimi aldım. Aşırı eleştirel yapısı ve Bazarov'un tepki alması kitaba yasak getirmiş midir merak ediyorum. Ayrıca, Pavel Petroviç'in aslında Tolstoy olduğuyla ilgili bir rivayet almıştım. Dostoyevski, Ecinniler'de bu kitaba özellikle Bazarov'a göndermeler yapıyordu, nihayetinde Turgenyev de buna başvurmuş olabilir. İlginç olan bir başka nokta; yeni tanışılan kişinin evinde günlerce hiç para vermeden kalabiliyorlar, gerçekten büyük bir güven örneği şimdi evi bırakın millet kafede içtiği çayın parasını itelemek derdinde. Genel olarak beğendiğim güzel bir kitap, tavsiye ediyorum. 19. yüzyıl Rus toplumunu incelemek adına önemli bir yapıt Babalar ve Oğullar. Bir de misafirliğe gittiğin evde hep güzel yemekler çıkıyor şaraplar, votkalar, şampanyalar gırla gidiyor. Biz gittiğimiz evde Türk kahvesi ikram edilince çok güzel ağırladılar diye kendimizi kandırmaya devam edelim, Rus misafirperverliği gerçekten çok iyi.

Gül renginde gün doğarken
Boğazdan gemiler usulca geçerken
Gel çıkalım bu şehirden
Ağaçlar,gökyüzü ve toprak uyurken

ozakiabi, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

`Topraktan geldik, toprağa gideceğiz` diyorsun ama sen toprak bıkarmamışsın

Erdem Gündüz
Duran Adam

OT Dergi Sayı: 06, KolektifOT Dergi Sayı: 06, Kolektif
Sergen Özen, İlk Öğretmenim'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”