Bir sabah uyandım ve elim, düşünmeden telefonuma gitti. Parmaklarım ekranın üzerinde kayarken, zihnim başka bir yerdeydi. Ne okuduğumu fark etmeden, ne hissettiğimi anlamadan, sadece akıştaydım ama yanlış bir akışta. Düşüncelerim dağınık, kalbim gürültülüydü. O gün Çalınan Dikkat’i elime aldım. Aslında kitabı değil, kendimi okumaya başladım.
Johann Hari’nin cümleleri sadece bilgi taşımıyordu, sanki bana ayna tutuyordu. Her sayfada kendi parçalarımı buluyordum; anlık bildirimlere boğulmuş bir ruh, aynı anda her şeye yetişmeye çalışan ama hiçbir şeye gerçekten varamayan bir zihin… Dikkatim, zamanla değil, sessizce, yavaş yavaş benden çalınmıştı. Farkında olmadan zihnim başkalarının ellerine geçmişti. Hari bunu anlatırken öyle bir netlikle vurdu ki: “Sorun sende değil,” diyordu, “sistem senin dikkatini bir meta haline getirdi.” Ve o anda, içimde bir şey uyandı uzun zamandır susturulan, kalabalığın arasında kaybolmuş o derin sessizlik.
Bir sahne hatırlıyorum: Bir kafede oturuyordum, önümde kahve, elimde telefon. Etrafımdaki herkes aynıydı başlar eğik, parmaklar ekranda dans ediyor, ama gözlerde bir boşluk. O an fark ettim hepimiz başka bir dünyada yaşıyorduk, ama o dünya bizim değildi. Dikkatimiz, düşüncelerimiz, hatta duygularımız bile bize ait değildi. Hari’nin kitabı, işte bu farkındalığın kapısını açtı bana. Sanki biri gelip omzuma dokundu ve “Uyansan iyi olur,” dedi.
Kitabın en çarpıcı yanı şu Hari suçlamıyor. Bizi anlamaya çalışıyor. Dikkatimizin neden kaydığını, neden bir şeyi beş dakika bile sürdüremediğimizi anlatıyor ama bunu yaparken parmağını bize doğrultmuyor. Aksine, “Yorgunsun,” diyor, “ve bu yorgunluğu sen yaratmadın.” Bu cümle, içimde bir ferahlık bıraktı. Çünkü ben de yıllardır kendime kızıyordum. “Neden odaklanamıyorum?” diyordum. “Neden bir kitabı