Annemizi mutlu ettiğimizi hissedemezsek, kimsenin istemediği bir yüküm. Keşke ortadan kaybolabilseydim. Bu kadar yer kaplamamam gerekir, gibi bir sonuca varabiliriz. Ufalır ve içimizdeki ışığı gizlemeyi öğreniriz.
Anne, "Mecbur olduğum için seninle ilgileceğim," ya da "Vaktim olduğunda seninle ilgileneceğim," demez, "Seninle ilgileneceğim çünkü bu gerçekten de önemli," mesajını verir.
Anne ve elmalı turta, milli ruhumuzda saygı duyulan ancak milli politikamizda ihmal edilen güçlü sembollerdir. Diğer gelişmiş ülkelerle ilgili karşılaştırmaları dışarıda bırakan milli politikamızın bir yansımasını, örneğin bizim küçük ailemizden de görebiliriz. Annelik etme konusunda gerçekten de ciddi olsaydık, annelere daha çok maddi ve ev içi yardımlar tedarik etmenin yanı sıra, onlara eğitim de sunardık. Ancak şu anki halleriyle anneler, altlarında çok küçük bir destekle bir kaidenin üzerinde duruyor gibiler.
Artan biçimde bireyselleşmiş, sığ, yozlaşmış, maliyetli ve düpedüz tehlikeli bir toplumda yaşadığımızı fark edip okul bahçesinde silahların varlığından ve karar alıcıların hilekârlıklarından sersemliyor ve daha sıcak, daha kibar, daha bütün, daha ekonomik, daha işbirliği içinde ve daha bağlantılı bir hayatı arzuluyoruz.
Bunun nedeni kısmen, doğaya aykırı bir şekilde birbirimizden kopuk olmamızdır. 2. Dünya Savaşı sonrası, çekirdek aile kurma, müstakil konutlaşma, kentleşme ve işe bağlı hareketlilik eğilimleri, bizi dedelerimizin-ninelerimizin zamanındaki insanı besleyen insan ilişkileri ağından koparıyor ve aynı zamanda küçük ölçekli ve yeterince istikrarlı bir kültürde, birbirimizle etkileşerek yaşayacağımıza, TV dizilerindeki insan etkileşimi taklitleri ile bizleri uyuşturuyor.
Çoğu topluluğun ortak noktası bir ideallerinin olmasıdır; topluluk üyeleri ister paylaşılan grup evlerinde yaşasınlar ister komşu olarak birbirlerine yakın otursunlar daha iyi bir yaşam düşüncesini paylaşırlar. Topluluğun idealleri genellikle üyelerinin, yaygın kültürde olmadığını veya eksik olduğunu düşündükleri şeylerden çıkar.