• Eski sevgilim Safinaz!

    Yüzünde daima manasız bir tebessüm bulunanlar, aslında en mutsuz olanlardır. Çünkü onlar gerçekten gülemedikleri ve toplumca dışlanmak da istemedikleri için rol yapmak zorundadır. Elbette istisnalar kaideyi bozmaz, belki sen Erol Evgin gibi yatağından mütebessim çıkıyor olabilirsin. Belki şu an kahkahalarınla küçük odanı ısıtıyorsundur. Nereden bilebilirim? Seni artık tanımıyorum. Bir zamanlar gayet iyi tanırdım, hatta seninle sohbet edenlerden telif hakkı isteyecek kadar sahiplenmiştim. Şimdiyse manasız bir tebessümle, cumartesi gününü evde geçirmenin haksız gururu içindeyim. Sanırım bu kişisel tercihim ya da öyle olmasını umuyorum.

    Yüz kişiye sorup en popüler cevabı almak istediğim bir soru var. Aşk diye yücelttiğimiz o tuhaf süreç, “Adını dağlara yazdım yarim” diyen Adem Gümüşkaya noktasından, “Beynimde bir tümör olsa adını Marla koyardım” diyen Tyler Durden noktasına nasıl geliyor? Ya da duygularını mütemadiyen yücelten, hem bedenen hem ruhen bağlılıklarının sonsuza dek süreceğini beyan eden aşıklar, nasıl da birbirlerini sosyal medyadan engelleyen azılı ergenlere dönüşüyor? Birisi bu sorunun cevabını verebilirse, kendimi huzur içinde köpeklerime adayabilirim. Nasıl olsa yaşlandığımda huzurevine kabul edilecek kadar emekli maaşım olacak, torun yerine de Bulldog ve Doberman’ları severim. Benim için gerçekten sorun değil, soyumu sürdürmek gibi patriyarkal iddialarım yok, gerisini sen düşün Safinaz!

    Kişisel gelişim kitaplarını çok sevdiğini biliyorum, eminim ayrılığımızdan sonra birkaç tane devirip kendini aşmışsındır. Bense o tarz eserlere itibar etmem. Tek bir kitabıyla kişiliğimizi geliştireceğini söyleyen yazarlar, güya kanseri çözen ilaç mümessillerine benziyor. Aslında hepsi tüccar! Hepiniz tüccarsınız! Biliyor musun Safinaz, hayran olduğun yazarların söyleşilerine katıldım geçen gün. Sunumlarının dikkatle dinlenmesini ve imajlarını zedeleyecek hiçbir muhalif sesin çıkmamasını umuyorlardı. Esas mesele kişilik geliştirme değil, imaj pazarlamaktı. O an seni ve hayatıma giren diğer güzellikleri neden kaybettiğimi anladım. Yine de imajım bozuk olduğu için pişman değilim. Yüzümdeki tuhaf tebessümü saymazsak, duruşumu da hiç bozmadım.

    Gönül ilişkileri, ne su doku gibi zihin yormalı ne de satranç gibi strateji içermeli. Akmalı insan sevdiklerine. Bir Mevlevi dervişi ya da Hint keşişi gibi huzur bulmak için evvela bunu özümsemeli. Fakat biçimsel rasyonalizmin hüküm sürdüğü günümüzde, kimse kimseye ait değil. Herkesin üst modeli stoklarda mevcut. Herkes bitmeyen bir arayışta. Güven ve sadakatin soyu tükeniyor. İnsanlar birbirlerinin ya boynuna sarılıyor ya boğazına, ortası yok. Dindar da olsak farkına varmadan evrim geçiriyoruz. Ah hayırsız Safinaz, iki sene içinde ne kadar değiştin! Sınır bölgesine atandığım gün verdiğin tepkiyi hatırlıyor musun? “Ben orada yaşamak istemiyorum” demiştin. O anki çaresizliğimi anlatmama pek lüzum yok. Lümpen demokrasilerdeki güçlünün zayıfa tahakkümü gibiydi. Memuriyetimi yaktım, zira ben oksijen olan her ortamda yaşayabilirdim.

    Vasiyeti gereği Shakespeare’in mezar taşında, “Her kim kemiklerimi yerinden oynatırsa Tanrı onu lanetlesin” yazar. Bu yüzden mezarlıkta herhangi bir çalışma yapılamaz. Eğer keşfedilmemiş bir diyarda Eros’un mezarı varsa, üstünde şu yazıyor olmalı: “Her kim aşkı strateji oyununa dönüştürdüyse Tanrı onu lanetlesin.” Yanlış anlama Safinaz, sana beddua etmiyorum, bunların sorumlusu sen değilsin. Ayrıca bembeyaz tenini ve rüzgar estiğinde ürperen süt rengi bağrını öyle özlüyorum ki cehennemde bronzlaşmanı şu an bile istemem. Yataktaki neşeli boğuşmalarımızı; karbondioksit olduğuna inanmadığım, çiçek gibi kokan soluğunu içime çekmeyi de özlüyorum. Umarım cennette karşılaşıp hasretle kucaklaşırız, tabii hafızamız kısmen silinirse.

    Yaşadığın yeri biliyorum, müstakbel kocan olacak o herifle nerelerde yemek yediğinizi kestirebiliyorum. Sizinle karşılaşmamak için ettiğim duaları Ortadoğu’ya harcasaydım muhtemelen savaş biterdi. Şu ana dek şanslıydık ama eğer bir gün karşılaşırsak olacaklardan sorumlu değilim. Kocan beni döverse şehrin en iyi avukatını tutmak için gerekirse bankadan kredi çekeceğimi bilmeni isterim. Kısacası ikiniz de ayağınızı denk alın.

    Mektubumun sonuna yaklaşırken son havadislerimi paylaşmak isterim. Önceki mektupta bir kadınla tanıştığımdan bahsetmiştim. Senden beş santim uzun, saç rengi seninkinin iki ton açığı, göz rengi de seninkilerin aynısıydı. İlişkiye isim koyamadan ayrılma kararı aldık. Tipik kan uyuşmazlığı diyelim. Ayrılırken yüzümde manasız bir tebessüm vardı, çünkü bir kadın daha benden kurtuluyordu. Huzurevindeki yerini şimdiden ayırtmaya çalışan, cumartesi günlerini evde geçiren ve kişisel gelişim kitaplarından nefret eden bir adamdan sonra; hayat daha cazip görünecekti. Tıpkı Bukowski gibi, ona kıyaslama imkanı, yeni ufuklar, huzurlu ve bensiz bir gelecek vermiştim. Ve yapayalnız eve döndüğümde, adaletin bir kez daha yerini bulduğunu hissediyordum.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • 2 Temmuz 1993 günü Aziz Nesin'in sebep olduğu Sivas olayına karşılık, Alevilerin kontrolünde olup, Tunceli yöresinde etkin olan TİKKO ve PKK. Ortak olarak eylem kararı alırlar. Hedef olarak da Erzincan’ın Kemaliye ilcesine bağlı, İslam’i yapısı ve köyde yaşayan insanların İslam'i kişilikleri ile dikkatleri çeken Başbağlar Köyü seçilir. 9 Temmuz 1993 günü bu küfri ittifakın ortak eylemi ile köye baskın düzenlenir. Başta köyün imamı olan Adil Torun olmak üzere toplam 33 Müslüman canice kurşuna dizilerek şehid edilir.
  • Ben adresim belli gelmek istersen
    Aynı mahalle aynı sokak ayni evde aynı koltukta oturuyorum gittiginden belli
    Belki mahallenin adını degistirdim kendimce hüzün mahallesi diye
    Evin adı yalnızlığın evi oldu bu kadar değişim olabilir ama yine bulursun dedim ya bıraktığın yerdeyim
    Sorma kimseye bilmezler artik adım değişti sessiz diye anılan lakabım sensiz oldu
    Insanlardan yine kaçmaya başladım
    kendimle konuşuyorum konuşmak istediğimde
    Yeniden sevmeyi düşünmedim çünkü sevginin ilk harfi sendin son harfi sen
    Evde kaldın oğlum evlen torun görek diyor annem evin barkın olsun
    Boşver diyorum çünkü şiirlerimle her zaman seni anıyorum
    Özlediğim uzun zamandır kullanmadığım bir kelime var sakladım onu senin için
    Dedim ya bıraktığın yerdeyim ve hâlâ orda seni seviyorum demiyi bekliyorum

    Hcrt.ct
  • " bir masal ağacına benzeyen ellerini uzatıp
    ellerimizden
    çocuklarımızı okşarlar.
    Torunlarına baba derler sonra,
    sürekli değişen sesleriyle
    torun çocuğunda hortlayarak.

    Babalar,alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır. "
  • 15 Ağustos deyince aklıma geldi; Japonya’da bulunmak için en sakınılması gereken dönem obon zamanı. Obon, ağustosun ilk yarısına denk gelen, ölmüş kişilerin ruhlarının evlerine geri dönüp aileleriyle birlikte olduklarına inanılan bir dönem. Japonya’da ruhların yaşayanlarla bir araya gelmesi, yiyip içip eğlenmesi az rastlanan bir vaka değil. Dolayısıyla obon, bizdeki Ramazan ve Kurban bayramları gibi, ailelerin bir araya geldiği, çoluk çocuk, dede torun toplanılan bir dönem. Çalışanlar zaten en fazla bir hafta olan izinlerini bu döneme denk getirip aileleriyle bir araya gelmeye çalışıyorlar; veya, bizde de olduğu gibi, obonu fırsat bilip yurtdışına ya da deniz kıyısına kaçıyorlar.
  • Öyleyse, bırak onları alışmış oldukları eski karanlıklarında. Şimdiye kadar pekâlâ becerdiler, görmüyor musun? Pekâlâ yaşıyorlar, doğuruyor ve torun da yapıyorlar. Tanrı onları sağır ve kör ediyor, onlar da bağırıyorlar: Şükür Tanrı'ya! Yoksulluğa da alıştılar. Öyleyse, bırak onları da, sus!
  • Murat Bardakçı
    Anne tarafından Osmanlı Hükümdarı Beşinci Murad’ın torun çocuğu, baba tarafından Kotwara Prensesi ve Fransa’nın meşhur gazetecilerinden olan Kenize Murad, otuz küsur senelik arkadaşımdır…

    Kenize, tanıştığımızda Fransa’nın en çok satan haber dergisi Nouvel Observateur’de yazıyordu. Ermeni terörünün doludizgin gittiği o günlerde Türkiye’ye destek çıktığı için mâlûm örgütlerin hışmına uğradı ve Paris’ten ayrılıp Monte Carlo Radyosu’nun muhabiri olarak Kahire’de yaşamam zorunda kaldı. Sonra, annesi Selma Hanımsultan’ın hayatını anlattığı ilk romanı “De La part de la Princesse Mort”u yazdı, kitap Fransa tarihinin en fazla satan romanlarından oldu, Türkçe’ye “Saraydan Sürgüne” ismi ile çevrildi ve bunu sonraki senelerde diğer eserleri takip etti