• Günler giderek evin içinde yaptığım kağıttan gemilere benzemeye başlıyordu. Benim yaptığım kağıttan gemiler, yüzmeyi bilmezlerdi. Sadece o kadar yaşayışın içerisinde yalpalayarak su yüzeyinde kalmaya çalışırlardı.

    Darmadağındı kafamın içi. Yolumu el yordamıyla bulmaya çalışıyordum. Ayda bir gittiğim rutin kontrollerimden birinde benimle beraber kapıda bekleyen iki kişi daha vardı. Leon’daki Mathilda’ya benziyordu biri. Elinde Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık,” kitabını tutuyordu. Belli ki o da yerini garipsemişti. Diğer tarafta ise bir Fransız vardı. Elinde Albert Camus’un “Yabancı,” kitabını tutuyordu. Benim elimde ise Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken,” kitabı vardı. Üçümüz de sıramızı bekliyorduk. Her şey gibi, herkes gibi…

    Sıra bana geldiğinde, psikiyatristimin asistanı kapıda belirmişti.
    "Sergen bey, hoş geldiniz. Emel hanım içeride sizi bekliyorlar buyrun," dedi.

    Fransız ve adının Çiğdem olduğunu o an öğrendiğim Mathilda’ya da ayrı ayrı hoş geldiniz, dedi. İçeri girdim. Psikiyatristim içeri girdiğimde oturmam için eliyle buyur etti, oturdum.

    "Nasılsın Sergen bu günlerde, kendini nasıl hissediyorsun," diye sordu.

    "Her gün kadınların öldürüldüğü, şiddet ve tecavüze uğradığı, çocuk istismarının kol gezdiği, her sokak başında kocaman insanların dilendiği, her gün bir insanın çaresizlik içinde bir hastalıktan öldüğü bir dünyada ne kadar iyi olabilirsem, o kadar iyiyim." dedim.

    Doktorum, belli belirsiz iç geçirdi. Ayağa kalktı. Pencereyi açtı. Derin bir soluk aldı. Sonra çekmecesini açtı. Çekmecesinin ilk gözünden Passiflora şurubunu aldı, içti. Belli ki onun da düzeltemediği birtakım sıkıntıları vardı.

    Klinikten ayrıldım. Henüz kahvaltı yapmamıştım. Karşıdaki büfeye oturdum. Bir kaşarlı tost ve bir de çay söyledim. Her zaman yaptığım gibi can sıkıntımı giderebilmek ve bazen de oyalanmak için kendimce uydurduğum bir oyunu oynamaya başladım. Oyun şuydu:  Bu coğrafyada yaşamamış insanlar, bu coğrafyada yaşasaydı şimdi ne yaparlardı?  Orwell, gişe memurluğunda üçüncü yılını doldurmuş olurdu. Dostoyevski, “İnsancıklar” romanını yakar, bütün gün kahvede çayına, gazozuna okey oynardı. Keynes, bir bankada veznedar olurdu. Freud, atanmayı bekleyen bir Felsefe mezunu olurdu. Proust, sakızlar için mani yazardı...

    Benim çay ve tostumu getirdi garson. O ara, ağır adımlarla
    Mathilda’da geliyordu büfeye doğru. Mathilda geldikten sonra garsondan bir çay ve bir de kül tablası istedi. Çantasından sigarasını ve zipposunu çıkardı. O ara zaman biraz yavaşladı, uzaktan bir yerden  Nina Simone “Feeling Good,” çalıyordu. kulağıma. Vanilyalı sigarasını yaktı, derin bir nefes aldıktan sonra birkaç damla gözyaşı masmavi gözlerinden usul usul akmaya başladı. Ve birden anlamsız bir gök gürültüsü duyuldu. Yağmur yağmaya başladı. Hep böyle olmaz mıydı? Nedensiz bir kadın ağlardı ve bir şehre yağmur yağmaya başlardı.

    Yağmur tüm şiddetini artırmış bir şekilde yağarken, bu sefer büfeye Fransız geliyordu. Yarı Fransız yarı Türkçe aksanıyla bir karışık tost istedi garsondan. Bu sefer de MFÖ “Buselik Makamına” çalmaya başladı. Belki de çalmıyordu, bu da zaman geçirmek için oynadığım oyunlardan biriydi ya da Fransız tatil için geldiği bu şehirde geçen ay trafik kazasında kaybettiği eşini hâlâ çok seviyordu. O kadar çok seviyordu ki onun belki bir gün çıkıp geleceği umuduyla bekliyordu ve unutamıyordu. Hatta ekliyordu geldiğinde beni bulamazsa o çok üzülür. O yüzden onsuz bu şehirden asla ayrılmam da diyordu. Kim bilir…

    Yağmur dinmişti. Yağmur dindikten sonra, Fransız ve Mathilda farklı istikametlere, hiçbir yere doğru yürümeye başladılar. Ben, bir taraftan Frank Sinatra’dan “If You Go Away” dinliyor diğer taraftan Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin dizelerini mırıldanarak yürüyordum. Umudu dürtmeye, umutsuzluğu yatıştırmaya çalışıyordum. Tabii mümkünse…

    Her yere yetişilir

    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

    Gördün mü bak?

    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile.

    Gelse de,

    öyle sürekli değil.

    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün,

    o kadar çabuk,

    o kadar kısa

    İşte o kadar…
  • Olivia'nin kiz kardeşi eşiyle birlikte geçirdiği bir trafik kazasında hayatlarını kaybedince küçük kızları Annabelle'e bakmak kendisine düşüyor. Çünkü ablasının vasiyetinde eğer kendilerine bir şey olursa Annabelle'e annelik yapmasını istediği kişi kendisi. Üniversite ve ardından kırık bir kalp ile yaşadığı kasabadan ayrılan Olivia, bu durum karşısında geri döner ve eski aşkı Brad ile karşılaşır. Ortada kalan bir bebek, geçmişe dönüşler ve Olivia'nin ailesiyle olan ilişkisi... Konu itibariyle klişeydi. Fazla bilindikti. Sorun değil ama bana çok fazla bir şey hissettiremedi. Çerezlik, canınızın sikilmayacagi bir kitap. Bu tarz kitapları begeniyorsanız; Josh Duhamel ve Katherine Heigl 'in birlikte oynadıkları "Başımıza Gelenler" filmi tam size göre :))
  • Meşgul olduğumuz işle düzelmesini istediğimiz durum hiçbir zaman örtüşmedi. Kırmızı ışıkta geçeni yakalamak için kırmızı ışığı hiçe sayan trafik polisinin konumundayız hepimiz.
  • İnsanın beyin ölümü gerçekleştiğinde, "tıbben ölü" sayılmasının bir hikmeti vardır. Beyin, ruh ya da bizi biz yapanı yaratır. Yani, BEN yapısını inşa eder. Farkındalık sahibi olabilmek için beynin mekanizmasına muhtaçtır insan. Zira beynin bir özelliği olan hafıza, kişiliği, kim olduğumuzu tutan bir veritabanıdır. Hafızamızı tamamen yitirdiğimizde, var olan yaşamımız, "BEN" dediğimiz kişiliğimiz yok olur. Sıfırlanır.

    Ani trafik kazalarında, (ki kaza tecrübem var) yüksek şok, o an hiçbir şey düşündürtmez. Sadece tek bir noktaya bakan ölü bir göz vardır. Bilinç yoktur. Dolayısıyla ortada herhangi bir farkındalık da yoktur. Sadece olan vardır ve o da olmaktadır.

    Buradan çıkarımla, beynin ölümü, "gerçek bir ölüm"dür. "Yok oluş"a bir gidiştir. Eğer metafiziki anlatımları (ki o da kanıtlanmış değil..) bir kenara bırakırsak, tüm deneyimlerimiz bu hayata aittir ve bu hayatta son bulacaktır.
  • Novella yayınlarının yine güzel bir kitabı, ilk kez okuduğum bir yazar ve oldukça kalın bir kitap. 511 sayfa. Konu anlatımı çok da akıcı olmamakla birlikte gereksiz uzatılmış betimlemeler okurken sıkıcı olabiliyor. Ancak her daim favori konularımdan olan aile bağları, dostluk, umudun kaybedilmemesi gibi güzel bir hikaye olduğu için okumaya değer bir roman. Ünlü bir aktris olan Catyh, geçirdiği trafik kazası sonucu yüzünde ve vücudunda kalıcı izler bırakan yanıklar oluşur. Gerek çevresinde gerek psikolojik olarak yaşadığı hayal kırıklıkları oldukça fazladır. Maddi olarak desteğe ihtiyacı olmasa da manevi olarak diptedir. Hikâyemiz böyle başlıyor ve umuda dair güzel bir sonla final yapıyor desem umarım çok ipuçları vermiş olmam. Tavsiye ederim.
  • Bazı insanlar ölmez zannediyoruz. Kardeşimiz olanlar hani. Aramızda kan bağı olmadan en yakınımız olanlar.. Bazı insanlar hiç ölmezmiş gibi geliyor geçmişte yaşanan binlerce anı, gelecek için yapılan binlerce plan. Hepsinde berabersiniz ama hiç ayrılmışlığınız yok. Sonra bir telefon geliyor. Trafik kazasında öldü deniyor. Ölemez ki biz hiç yalnız bir şey yapmadık. Ama o planlara ölümü de katmadık. Gitme diyemiyorsun bazen. Aslında ölümlere alışıksın. Ama her ölüm bir şey daha koparıyor senden. Değer verdiğiniz insanlara geç kalmayın. Ölüm var.Ölümün olduğu yerde pişmanlık daha fazla var. Sevin. Sevilin.İyi hatırlayın.İyi HATIRLANIN. Geç olmadan kimse değerliniz koşun ona...