bir numaralı rapor - attilâ damar
sahafta denk geldiğim arka kapak yazısı olmayan, hakkında hiçbir şey tahmin edilememesi bana çekici geldiği için aldığım kitaplardan. o kadar kıyıda köşede kalmıştı ki kelepirin de kelepiri bir fiyatı olduğu için sahafçı abi direkt ücretini almamıştı. burda da ne yazarı kayıtlı ne de kitabın kendisi, hoş başka bir yerde de neredeyse hiç bilgi yok ikisi hakkında da. keyifli ve düşündürücü bir kitaptı, yazarın konu seçimi ve anlatış tarzı hem absürt hem marjinal. ama sürekli bir tekrara düşüyor gibi hissettim, tüm öyküler aslında aynı mesajı veriyor ve olay akışı bir yerden sonra aynılaşıyor. bu da biraz sıkıcılaştırmış kitabı, içim bayıldı açıkçası yer yer. ama yine de denk gelinirse okunması tavsiye edilir!!!!!!!!! iletinin sonuna birkaç alıntı ekleyeyim kitaptan; insan düşünür, imgeler ve vareder. sonra uzatır ellerini; bir kaya böğründen en olgun meyveleri toplar. mutluluklar bu yüzdendir, mutsuzluklar bu yüzden. başarılar bu yüzdendir, başarısızlıklar bu yüzden. 42 - sizler bir değeri, kendi şartlanmış terazinizde tartarsınız. o zaman gerçek ağırlık değil, istediğiniz ağırlık çıkar ortaya. bu yüzden yargılarınız tutarsızdır, boştur... sizler, belleğine birtakım bilgiler tutsak edilmiş ama orada dondurulmuş kişilersiniz. kendinize bildiklerinizden bir sınır çizdiğiniz içindir ki yaratıcı güçten yoksun yaşarsınız. bütün işiniz pas tutmuş anıtları korumak, küflenmiş yasaları dünlerden bugüne olduğu gibi bugünlerden yarına yaşatmaktır. 67 - kurt, kendini kitaplarda okumadan kırmızı şapkalı kıza sevgiyle bakardı belki... karga, dalında türküsünü söylerken, ağzındaki peyniri düşürdüğünde uzanır verirdi tilki elbet... ve insanın kötüsünden mayalanmış masallar bir zehir şerbeti gibi içirilirmese çocuklara, eskimeğe yüz tutardı çirkin. 124 - olaylar hiçbir yerde ve hiçbir
Hayat boşluk sevmez ..
İçindeki boşlukları sen yeni kararlarla ve dönüşümle doldurmazsan, hayat onları kendi zalim senaryolarıyla doldurur. Kaçtığın her gerçek, hayatını biraz daha zorlaştırır. Başımıza gelen hiçbir şey tesadüf değil; hepsi bizi kendi kaynağımıza, asıl sorunumuza götürmek isteyen birer rehber gibi ..Yaşadığın acılar , krizler, aslında bu dünyaya ve kendine olan bakışını sonsuza dek değiştirmen için bir kırılma noktasıdır. ​Stefano D’Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okurken tam da bu felsefeye paralel, okuduğumda zihnimde "Evet, kesinlikle böyle!" dedirten sarsıcı bir düşünceye denk gelmiştim. Kitap, dışarıda gördüğümüz her şeyin iç dünyamızın bir yansıması olduğunu ve biz kendimizi değiştirmedikçe hayatın bizi öğretene kadar sarsmaya devam edeceğini anlatıyordu. ​Hayat, kendi içimizde bıraktığımız hiçbir boşluğu cezasız bırakmaz. Eğer biz kendimizi yenilemek, düşüncelerimizi ve adımlarımızı değiştirmek için o boşlukları cesaretle doldurmazsak; yaşam onları kendi sert kurallarıyla doldurur.Bu kural şaşmaz . ​Görmezden geldiğimiz her yara, zamanla ruhumuzda daha derin bir sızıya dönüşür ve kaçtığımız hayat, bir süre sonra ağır bir yük haline gelir. Emin olun karşımıza çıkan her engel bizi yıkmak için değil, bu kısırdöngünün asıl nedenini bize göstermek ve bizi özümüze döndürmek için var. Yaşadığımız her şey, günün birinde bu dünyaya ve kendimize olan bakışımızı kökten değiştirebilmemiz için tasarlanmış birer aynadır. ​İnsanoğlunun en büyük konfor alanı suçlayacak birini ya da bir şeyi mutlaka bulabilmesi. Hava kapalıdır, modumuz düşer; suçlu Merkür retrosudur. İşler yolunda gitmez; suçlu arkadaşımızdır. İlişki yürümez; karşı taraf zaten toksiktir, bencildir ya da hatalıdır. Bu suçlama döngüsü o kadar tatlı, o kadar zahmetsiz bir afyon ki...patlat gitsin🤭 Çünkü
Duygu ve Düşünce
Reklam
1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı iktisat tarihinin en büyük kırılma noktalarından biridir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı İngiltere'nin diplomatik ve askeri desteğini alabilmek amacıyla imzalanan bu antlaşma, aslında Osmanlı ekonomisinin kapılarını Batı sermayesine tamamen korumasız bir şekilde açmıştır. Devletin, yerli esnafı korumak ve hammaddenin yurt dışına kontrolsüz çıkışını engellemek için uyguladığı tekel sistemi tamamen iptal edildi. İngiliz tüccarlarına her türlü hammaddeyi serbestçe satın alma hakkı tanındı. İngiliz tüccarlar, Osmanlı vatandaşı olan yerli tüccarlarla tamamen aynı haklara sahip olarak imparatorluk sınırları içinde serbestçe iç ticaret yapma yetkisi kazandı. İngiliz mallarının Osmanlı topraklarından geçişi sırasında alınan transit vergiler sıfırlandı. İngiliz tüccarlar, Osmanlı pazarına soktukları mallar için %3 giriş gümrüğü ve %2 dahili vergi olmak üzere toplamda sadece %5 vergi ödüyordu. Üstelik bu vergiyi bir kez ödedikten sonra malı ülkenin her yerine ek bir vergi vermeden götürebiliyorlardı. Osmanlı topraklarında üretilen bir malın yurt dışına çıkarılması veya ülke içinde başka bir şehre taşınması durumunda, %9 dahili vergi ve %3 ihracat gümrüğü olmak üzere toplamda %12 vergi alınıyordu. Bu tablo, yabancı bir tüccarın Osmanlı pazarında kendi yerli esnafımızdan çok daha az vergi ödemesi anlamına geliyordu. Yabancı tüccar adeta "en çok kollanan yerli tüccar" statüsünün de üzerine çıkarılmıştı. Bu maddelerin hayata geçmesi, Sanayi Devrimi'ni tamamlamış ve ucuz seri üretime geçmiş olan İngiltere karşısında Osmanlı yerli üreticisini tamamen savunmasız bıraktı. Yed-i Vâhid sisteminin kalkmasıyla birlikte, İngiliz tüccarlar Osmanlı'nın pamuk, yün, ipek ve tütün gibi kritik hammaddelerini doğrudan ve yüksek
Tarih
İdeolojilerin, partilerin, dokoktrinlerin aslında sadece birer vitrin süsü olduğunu; arkadaki asıl motorun klan ilişkileri, hemşehri ağları ve bölgesel asabiyye olduğunu görmeden Türkiye’deki güç mekanizmasını analiz etmek imkansızdır. 1950'lerin sonundan itibaren Karadeniz havzasından (özellikle Trabzon-Rize aksından) büyük kentlere başlayan göç, diğer göç dalgalarından çok farklı bir karakter sergiledi. Coğrafyanın verdiği o hırslı, agresif ve yüksek risk alan karakter; İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde çok hızlı bir şekilde organize oldu ve devleti alttan alta kuşatan üçlü bir saç ayağı kurdu. Türkiye'de sermaye birikiminin ve kısa yoldan büyümenin ana motoru her zaman arsa rantı ve inşaat sektörü olmuştur. Kentlerin çeperlerini gecekondularla kapatan, ardından kat karşılığı inşaatlarla büyüyen ve nihayetinde devletin devasa altyapı ihalelerini (otobanlar, havalimanları, TOKİ projeleri) alan kadroların ezici çoğunluğu bu ağdan çıktı. Parayı ve istihdamı kontrol eden, siyaseti de finanse eder. Emniyet teşkilatı, İçişleri Bakanlığı, yargı koridorları ve istihbarat ağlarında Karadeniz kökenli kadrolaşma bir şehir efsanesi değil, yapısal bir realitedir. Devletin güvenlik ve denetim mekanizmaları, bu bölgesel ağın milliyetçi-muhafazakar kodlarıyla tahkim edilmiştir. 1970'lerden itibaren geleneksel kabadayılık modelinden modern mafya/lojistik şemalarına geçilirken; transit ticaret, silah, ihale mafyası ve tahsilat ağlarının merkezinde yine Karadeniz asabiyyesi yer aldı. Bu ağın en büyük gücü, devletin sert bürokrasisiyle çok hızlı ve pürüzsüz bir şekilde entegre olabilme (ve ihtiyaç duyulduğunda "asfata" çıkabilme) kabiliyetiydi. AKP zirvelerinde (Erdoğan’ın Gürcü/Rize kökenlerinden başlayarak, Berat Albayrak’tan Süleyman Soylu’ya uzanan hat) bu Karadeniz hakimiyeti
1000Kitap
Türkiye’nin İsrail ile olan ticari ilişkileri, 2 Mayıs 2024’te ilan edilen "tam ticaret ambargosu" kararından bu yana siyasetin, ekonominin ve jeopolitiğin en çelişkili ve tartışmalı başlıklarından biridir. Ankara’nın resmi düzeyde "ticareti tamamen kestik" açıklamalarına rağmen, sahadaki veriler ve lojistik hareketlilik, ticari akışın yasal boşluklar, aracılar ve dolaylı yöntemlerle devam ettiğini göstermektedir. Hükümetin ambargo kararına rağmen, uluslararası ticaret istatistikleri ticari akışın durmadığını kanıtlar niteliktedir. İsrail Merkez İstatistik Bürosu (CBS) kayıtlarına göre, Türkiye’nin ambargo uyguladığını belirttiği dönemde de sevkiyatlar sürmüş; 2025 yılı boyunca Türkiye'den İsrail'e 924,1 milyon dolarlık ihracat yapılmıştır. 2026'nın ilk aylarında da aylık ortalama 80-85 milyon dolarlık bu akış devam etmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinde, normal şartlarda ticari hacmi sıfır olan ülkelerin bile kodu yer alırken İsrail’in ülke kodu kaldırılmıştır. Muhalefetin ve ekonomi analistlerinin incelemelerine göre bu ticaret, TÜİK tablolarında "ticari sır" kapsamında değerlendirilen "Gizli Ülke" kalemi (2025 için yaklaşık 2,1 milyar dolarlık hacim) altında kamufle edilmektedir. Doğrudan Türkiye limanlarından Tel Aviv’e fatura kesilmesi yasal olarak engellendiği için, ticaret iki ana bypass mekanizması üzerinden yürütülmektedir. En sık kullanılan yöntem, malların varış noktasının evrak üzerinde Filistin (Batı Şeria veya Gazze) olarak gösterilmesidir. Ambargo sonrası Türkiye'nin Filistin'e olan ihracat verilerinde kağıt üzerinde %400'leri aşan olağanüstü patlamalar yaşanmıştır. Filistin’in bu ölçekte bir ithalatı tüketecek lojistik ve ekonomik altyapısı olmadığından, gümrükten Filistin adına geçen demir-çelik, çimento, plastik ve gıda gibi kritik
Filistin
Fenerbahçe bugün sahaya takım olarak değil, dağılmış bir fikirler mezarlığı olarak çıktı. futbol oynamaya çalışan bir ekip değil, ne oynadığını unutmuş bir kalabalık izledik. bu kadar kimliksiz, bu kadar omurgasız bir oyun nadir bulunur; arkeolojik kazıyla çıkarılır. ilk 10 dakika “belki bir plan vardır” diyorsun, 20’de “herhalde oyuncular anlamadı”, 30’da fark ediyorsun ki ortada plan falan yok. bu, doğrudan başıboşluk. herkes topu ayağından atmaya çalışıyor çünkü top ayağındayken sorumluluk almak gerekiyor ve bu takımın en korktuğu şey o. orta saha diye bir şey yok. literal olarak yok. rakip geçmiyor, yürüyerek transit geçiş yapıyor. savunma hattı geri kaçmıyor, panik içinde çözülüyor. bir pozisyonda 4 oyuncunun aynı anda aynı adama bakıp hiçbir şey yapmaması, sezon özeti gibi bir kısa
Reklam
Reklam