anladım ki aşk gözlerini kaybetmekti zaten. sesini kaybetmekti, tümden kaybolmaktı. başkasının gözünden bakıp ağzıyla konuşmaktı. aşk yakalandığım en kişiliksiz hastalıktı.
ne yokluğum ne de varlığım dünya üzerinde bir şey değiştirmeye, ufacık bir yaprağı yerinden kımıldatmaya muktedir. ben de herkes gibiyim ve herkes benim kadar işte.
oysa sürekli birilerini, bir şeyleri kaybetme korkusuyla yaşadığım, müthiş bir güvensizlik içinde kıvrandığım yıllardı. bu duyguyu yaşamayan birinin anlaması mümkün değildir. bu öyle bir haldir ki, en güzel, en mutlu anınızda bile yakanıza yapışıp sinsi sinsi didikler sizi. o anı paylaştığınız birilerinin, sevdiklerinizin sizi terk edeceğini, bir gün çekip gideceğini düşünmeye başlarsınız. sonra dudaklarınızdaki gülümseme donuklaşır. sadece çevrenizdeki suratlara ve kahkahalara değil, kendinize de yabancılaşırsınız. içinde bulunduğunuz anın kısa sürecek bir mutluluk hali olduğunu ve elbette biteceğini düşünmeye başlarsınız. bu emanet saadet sona erince ortalıkta kalakalacağınıza, ıssız bir acının içine düşeceğinize inanırsınız. sahip olmanın mutluluğunun yerini, sahip olunanı kaybetme kaygısı alır. derken korkunç bir ıstırapla baş başa kalırsınız. artık o mutlu anların içinden geçmeniz mümkün değildir.