deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Şuppiluliuma diplomasiye yabancı değildi, çünkü o dönem­de diplomasi zaten savaşla birlikte yürütülürdü. Hatta büyük ihtimalle birincil eşini (ve oğullarının annesini) belirsiz bir suçu yüzünden Ahhiyava'ya sürgüne gönderdikten sonra bir Babil prensesi ile evlenmiş gibi görünüyor. Kızlarından birini de Tuş­ratta'nın oğlu Şattivaza ile evlendirdi. Şattivaza'yı da bir Hitit ordusuyla birlikte babasının tahtını ele geçirmeye gönderdik­ten sonra kendisine tabi kral olarak Mitanni'nin başına geçirdi. Ancak Şuppiluliuma'nın saltanatındaki en ilginç evlilik, hiç ger­çekleşmeyen bir evlilikti. Bu mesele bugün "Zannanza Vakası" olarak bilinir. Zannanza Vakası'nı, Veba Duaları'nı da yazan oğlu il. Mur­şili'nin kaleminden çıkan Şuppiluliuma'nın Başarıları'ndan bi­liyoruz. Anlaşılan o ki, bir gün Hitit sarayına iddiaya göre Mısır kraliçesinin yazdığı bir mektup getirildi. Saray erkanı mektuba şüpheyle yaklaştı, çünkü içinde daha önce hiçbir Mısır hüküm­darının yapmadığı bir teklif dile getiriliyordu. Şuppiluliuma da mektubun sahte olduğu fikrindeydi. Mektupta şöyle yazıyordu: Kocam öldü. Oğlum yok. Ama senin pek çok oğlun olduğunu söy­lüyorlar. Bana oğullarından birini verirsen benim kocam olur. Ben asla hizmetkarlarımdan birini alıp da kocam yapmam! Şuppiluliuma'nın Başarıları'nda, mektubu "Dahamunzu" adında bir kadının gönderdiği belirtilir. Ancak bu sadece "kralın karısı" anlamına gelen Hititçe bir kelimedir. Yani mektubun Mısır kraliçesinden geldiği kabul ediliyordu. Ama bu mantıksızdı, çün­kü Mısır hanedanı mensupları yabancılarla evlenmezdi. Örneğin pek çok kez talep geldiği halde III. Amenhotep tüm anlaşma mü­zakerelerinde bir kez bile bir akrabasını yabancı bir hükümdarla evlendirmemişti. Şimdi ise Mısır kraliçesi hem Şuppiluliuma'nın oğluyla evlenmeyi hem de prensi
Sayfa 83·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Yeni başkent (Hititler) Hattuşa'nın yeri dikkatlice seçilmişti. O kadar iyi tahkim edilmiş ve kente tek çıkışı sağlayan dar bir vadinin ağzında bulunduğundan coğrafi olarak o kadar iyi konumlan­dırılmıştı ki, beş yüzyıllık kullanımı boyunca, sadece iki defa ele geçirildi. İki olayda da şehri kaptırdıkları topluluk büyük ihtimal­le komşuları Kaşkalardı. 1906'dan itibaren Hugo Winckler, Kurt Bittel, Peter Neve ve Jürgen Seeher gibi Alman arkeologlar tara­fından yönetilen kazılar sayesinde binlerce kil tablet gün ışığına çıkarıldı. Bu tabletler arasında resmi devlet arşivlerine ait olması gereken yazışma ve belgeler dışında şiirler, hikayeler, tarihçe­ler, dini törenler ve başka her türlü yazılı belge de var. Bunların tümü, bize sadece Hititli yöneticilerin geçmişleri ve onların diğer halklar ve krallıklarla olan ilişkileriyle ilgili boşlukları doldurma fırsatını vermekle kalmaz, aynı zamanda sıradan halk ve günlük hayatları, toplum yapısı, inanç sistemleri ve hukuk kuralları hak­kında da aynı ölçüde bilgi verir. Örneğin "Eğer herhangi bir kişi, özgür bir adamın burnunu ısırıp koparırsa 40 şekel değerinde gümüşle ödeme yapmak zorundadır" şeklindeki kanun madde­si oldukça merak uyandırıcı (insan kendine bunun hangi sıklıkla meydana geldiğini sormadan edemiyor). Yukarıda adı geçen 1. Hattuşili'nin torunu ve halefi 1. Murşili adındaki Hitit kralının, ordusuna bin beş yüz kilometreden fazla bir mesafe katettirerek Mezopotamya'ya kadar yürüttüğünü bu tabletlerden biliyoruz. Burada, M.Ö. 1595'te Babil kentine saldı­rarak kenti yakıp kül etti ve böylece "Kanun Koyucu" Hammu­rabi'nin meşhur iki yüz senelik hanedanını sonlandırdı. Sonra kenti işgal etmek yerine Hitit ordusunun yönünü çevirerek öylece memleketine döndü. Böylece, herhalde tarihte görülmüş en uzun mesafeli vur kaçı
Sayfa 45·Kitabı okudu
...on dokuzuncu yüzyıl başlarındaki araştırmacılar, özellikle Türkiye'nin ortasındaki düzlüklerde daha önce bilin­meyen bir Tunç Çağı uygarlığının kalıntılarını keşfediyorlardı. Bu araştırmacılardan biri de araştırmalarını kolaylaştırması adına yerel Orta Doğu kıyafetleri giyme eğilimleri gösteren ve kendine "Şeyh İbrahim" diyen ama aslen İsviçreli bir beyefendi olan Jo­hann Ludwig Burckhardt'tı. Sonunda bağlantı kuruldu. 1879'da Londra' da düzenlenen bir konferansta saygın Asur bilimci A.H. Sayce, Hititlerin Kenan'da değil Anadolu'da, yani İsrail/Lübnan/Suriye/Ürdün'den ziyade Türkiye'de yerleşmiş olduklarını duyur­du. Duyurusu genel olarak kabul gördü. Kurduğu denklem bugün hala geçerlidir ama insan İncil'in nasıl olup de bu kadar yanılmış olabildiğini merak etmekten kendini alıkoyamıyor. Bunun aslında oldukça mantıklı bir cevabı var. İngiliz İm­paratorluğu, zamanında nasıl İngiltere'nin asıl konumunun çok dışına kadar taştıysa, Hitit İmparatorluğu da batıda Türkiye, gü­neyde Suriye'ye kadar uzanmıştı. Ve nasıl İmparatorluk ortadan kalktıktan sonra bile eskiden kendine ait olan topraklarda kriket oynanmaya veya akşamüzeri çayı içilmeye devam edildiyse, Hitit İmparatorluğu'nun Suriye'deki eski topraklarının bir bölümün­de de Hitit kültürü, dili ve dini kısmen sürdürülmüş olmalı. O ka­dar ki, M.Ö. birinci binyılın başlarında ortaya çıkmaya başlayan bu halkı şimdi Neo-Hititler diye adlandırıyoruz. İncil yazılmadan önce, uzmanlara göre M.Ö. dokuzuncu ve yedinci yüzyıl arala­rında bir yerde, asıl Hititler artık çoktan tarih olmuşlardı ama ha­lefleri Neo-Hititler, Kenan'ın kuzey kısmında yerleşikti. Burada şüphesiz İsrailoğulları ve Levant'ın diğer halkları ile etkileşimde bulunarak İncil kayıtlarında adlarının geçmesini garantilediler. Bu da sonradan asıl Hititleri
Sayfa 43·Kitabı okudu
1991 yılında bir buldozer opera­törünün, aracının kepçesini Hititlerin başkenti olan ve günümüz Ankara'sının doğusuna iki saatlik araba yolculuğu mesafedeki (208 kilometre) tarihi Hattuşa yerleşimi yakınlarındaki bir yolun emniyet şeridine daldırmasıyla oldu. Kepçe metal bir nesneye çarptı. Kabin koltuğundan bir atlayışta inen operatör uzandığı gevşek topraktan ince, uzun ve şaşırtıcı ölçüde ağır, yeşil renkli bir nesne çekip çıkardı. Bulduğu şey sanki tarihi bir kılıca benzi­yordu. Bu tespit, nesne yerel müzedeki görevli arkeologlar tara­fından temizlendikten sonra doğrulandı. Fakat bu tipik bir Hitit kılıcı değildi. Bölgede daha önceden rastlanmamış türden bir silahtı. Dahası, üzerinde oyma bir yazı vardı. İlk etapta bu yazıyı deşifre etmenin, kılıcın nerede yapıldı­ğını tespit etmeye çalışmaktan daha kolay olacağı ortaya çıkınca önce tercüme yapıldı. Tunç Çağı Yakın Doğusu'nun diplomatik dili olan Akadca ile çivi yazısı simgeleri kullanılarak yazılmış olan yazı şöyledir: i-nu-ma mDu-ut-ha-li-ya LUGAL.GAL KUR URUA­ as-su-wa u-hal-liq GIRHI.A an-nu-tim a-na DJskur be-li-su u-se-li. Akadcaya aşina olmayan okuyucular için tercümesi: "Yüce Kral Tuthaliya, Assuva ülkesini yerle bir etti, bu kılıçları da efendisi fırtına tanrısına adadı."
Sayfa 41·Kitabı okudu
III. Thutmose, aynı atası 1.Thutmose'nin daha önce yaptığı gibi Kuzey Suriye'de bulunan ve ortaya çıkışı M.Ö. 1500 itibariyle artık tamamlanmış olan Mitanni Krallığı'na karşı da seferler düzenledi. Mitanni Krallığı büyümeye ve Hanigalbat'taki Hurri Krallığı gibi yakın bölgeleri bünyesine katmaya devam ediyordu. Dolayısıyla kimin yazdığına veya sözünü ettiğine ya da yazıldı­ğı döneme göre değişiklik gösteren çeşitli isimlerle tanınıyordu. Genel olarak Mısırlılar bu krallığa "Naharin" veya "Naharina" derken, Hititler "Hurri ilkesi", Asurlular "Hanigalbat" adını ver­diler. Mitanni kralları ise ülkelerine "Mitanni" Krallığı diyorlardı. Ülkenin başkenti Waşukanni hiçbir zaman bulunamadı. Bu kent, arkeolojik kayıtlardaki ve tarihi metinlerdeki umut uyandıran ipuçlarına rağmen arkeologların ellerinden sıyrılmayı beceren az sayıdaki Yakın Doğu başkentinden biri. Bazıları, Suriye'de Fı­rat Nehri'nin doğusuna düşen Tell Feheriye höyüğünün burası olduğunu düşünür. Bu bilgi henüz doğrulanabilmiş değil, ama burada kentin yerini tespit etme çalışmaları sekteye uğramadan devam ediyor.
Sayfa 39·Kitabı okudu