Jack London’ın kalemine neden bu kadar hayran olduğumu bana bir kez daha kanıtlayan, tam bir zeka fırtınası! Yazarın o alışık olduğumuz vahşi doğa ve deniz temalarından çıkıp, insan zihninin ve ahlak kavramının en karanlık dehlizlerine inmesi onun ne kadar çok yönlü bir dahi olduğunu gösteriyor.
Kitap, sadece "toplum için zararlı" olduğuna karar verilen kişileri, kendi içindeki katı mantık ve adalet kurallarına göre ortadan kaldıran gizli bir Suikast Bürosu'nu konu alıyor. Olaylar, bu örgütün felsefesine ve ahlakına sonuna kadar inanan dahi kurucusu Ivan Dragomiloff'un, günün birinde "kendi ölüm emrini" haklı bir gerekçeyle kabul etmek zorunda kalmasıyla inanılmaz bir boyuta taşınıyor. Kendi kurduğu kusursuz makine, artık onu avlamak için çalışmaya başlıyor.
Sayfalar boyunca "Cinayet haklı bir nedene dayanabilir mi?", "Mantık her zaman ahlaki midir?" gibi çok ağır felsefi soruları son derece sürükleyici bir gerilimle okuyorsunuz. Av ile avcının birbirine karıştığı, Jack London'ın o eşsiz zekasına bir kez daha şapka çıkardığım, felsefi altyapısı muazzam bir kurgu.
Yazarın sadece doğayı değil, insan psikolojisinin ve toplumsal etiğin sınırlarını da ne kadar ustaca kaleme aldığını görmek istiyorsanız, bu sıradışı gerilimi kesinlikle okumalısınız.
Suikast BürosuJack London · İthaki Yayınları · 20192,760 okunma
Bakış açımı kökten değiştiren, kütüphanemin o 10/10'luk başyapıtlarından biri. Beyin felciyle doğup vücudunda sadece sol ayağını kullanabilen Christy Brown’ın kendi kaleminden okuduğumuz bu gerçek yaşam öyküsü, hayatımda okuduğum en sarsıcı irade destanı diyebilirim.
İnsanın fiziksel sınırlarının, içindeki yaşama ve üretme tutkusu karşısında nasıl yerle bir olduğunu tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Kendi hayatınızdaki engellerin aslında ne kadar küçük ve aşılabilir olduğunu fark etmek, sadece nefes almanın bile ne büyük bir zafer olduğunu hatırlamak için mutlaka okunmalı.
Hacim olarak kısa, ancak okura kattığı yaşama sevinci ve azimle etkisi ömür boyu sürecek bir klasik.
Sol AyağımChristy Brown · Nemesis Kitap · 201794,8bin okunma
Paulo Coelho’nun kalemini genellikle o uzun, tek solukluk spiritüel yolculuklarından tanırız. Ancak Akan Nehir Gibi, tam da adına yaraşır şekilde hayatın ta kendisi gibi anlık, parça parça ama bir o kadar da derin bir eser. Yazarın kendi anılarından, seyahatlerinden, dost sohbetlerinden ve günlük gözlemlerinden derlediği bu kısa metinler, alışık olduğumuz roman kurgularından çok daha samimi bir okuma deneyimi sunuyor.
Bu kitabın bende bıraktığı en güçlü iz, okuduğum istisnasız her hikayede bana fazlasıyla farklı ve değerli bir öğreti katmasıydı. Kimi zaman bir dağın zirvesine yapılan tırmanışta insanın kendi zihinsel sınırlarıyla yüzleşmesini, kimi zaman ok ve yay yapan bir ustanın sabrını, kimi zaman da sadece doğanın sessizliğini dinlemenin bilgeliğini görüyorsunuz. Coelho, çok sıradan gibi görünen anların ve olayların içine gizlenmiş o büyük hayat derslerini o kadar duru bir dille anlatmış ki, her bölümün sonunda kitabı hafifçe kapatıp kendi yaşantınızı sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
Bu eser baştan sona bir çırpıda, aceleyle okunacak bir roman değil; aksine başucunuzda durması gereken, her gün içinden bir veya iki hikaye okuyup üzerine uzun uzun düşünülecek, altı çizilesi satırlarla dolu bir rehber.
Hayatın o bitmek bilmeyen koşturmacası içinde durup bir nefes almak, küçük detayların içindeki o büyük manayı fark etmek ve zihninize yepyeni pencereler açacak öğretilerle dolmak istiyorsanız, nehrin bu sakin akışına kendinizi kesinlikle bırakmalısınız.