Ruh ve beden,beden ve ruh; nasıl gizemli bir ikili! Ruh hayvanlaşabilirdi ama an gelir beden de ruh olabilirdi. Duyguların yücelttiğini zihin küçümseyebilirdi. Tensel güdülerin nerede sona erip fiziksel güdülerin nerede başladığını bilen biri çıkabilir miydi? Sıradan ruh bilimcilerin basmakalıp açıklamaları nasıl da gülünçtü!.. Ruh dediğimiz şey günah evinde oturan bir gölgeden mi ibaretti?
İnsanların bazı öfkelenme devreleri vardır ki küçük bir hazırlık dakikası ile başlar. Bu dakikada gözler birbirini sorguluyor gibi durur, sanki "Ağlayalım mı?" sorusuyla bakışır bu dakika uzun bir asır kadar hatıralarla doludur, bu bir dakikada bütün yaralar- henüz taze ve kanar hâlde,her biri bir başka hatıranın yakıcı kancasıyla yanarak- ortaya çıkar. Kalbin binlerce noktasından birer ıstırap inleyişi ile binlerce yarık açılır; türlü kırık ümitler, zehir bulaşmış kederler, yas tutan hayaller, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı- bir mezarlıktaki ruhların meclisi gibi- feryatlarıyla gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar. Bir acı ve yas topluluğu... Yalnız küçük bir dakika, o zaman gözler kapanır, sanki şu dert mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla yüklenmiş bir gökyüzü... Artık ağlamak zamanı gelmiştir.