Çiğdem der ki ben elayım
Yiğit başına belayım
Hepisinden ben alayım
Benden ala çiçek var mı
Çiğdem çiçeğini ne kadar tanıdığınızı bilemiyorum. Boynu dâima dik, gölgesi hep dibinde bir çiçek. Yüzü güneş dönük, rüzgâr, fırtına nedir bilmeyen bir can… Papatya ile beraber doğmuş derler çiğdem için, ‘papatyayı sevmeyeniniz ve bilmeyeniniz yoktur’ düşüncesiyle çiğdemi onun ismini vesile ederek yüceleştirmek değil niyetim. Papatyayı bilip de, aşkımıza şâhit edip de, çiğdemi neden unuturuz…
Yeryüzünde tüm kanatlarını açmış, “belki ben de sevilir, okşanır, koklanırım” diye beklermiş çiğdem çiçeği. Ama nafile bekleyiş, ne seven olmuş ne koklayan... Veysel, çiğdemin burukluğuna yürek katmış bu mısra ile… Ümit vermiş, güven olmuş onun adına… “Yiğit başına belâyım!” derken “bakmayın, beni kimse bilmez, kimse görmez, kimse fark etmez ama bu benim sırrımdır. Ben gül gibi, kokusunu metreler ötesine salan, görüntümle de onun kadar ihtişam sahibi değilim biliyorum, beni sevmeniz için, bana yaklaşmanız gerek. Kokumu duymanız için sırrıma ermeniz, bağrınıza başımı yaslamanız gerek… İşte o kokuyu alınca da “tam bir belâ” olurum yiğidin başına…” Ne enfes bir yaklaşım. Sâdelik ve samimiyet çiğdemdeki.
ÇİĞDEM… Senden nâlân (*) çiçek yok…
Lale der ki behey Tanrı
Benim boynum neden eğri
Yardan ayrı düştüm gayrı
Benden ala çiçek var mı
Lâle, Türk kültüründe, bir devre ad vererek, bas tacı olacak kadar sevilip benimsenmiş, geçmişte ve günümüzde zarafetin, inceliğin ve masumiyetin sembolü olmuş bir çiçektir. Farsça la’l kelimesinin “kırmızı” anlamıyla ilişkilendirilen bitki, lâle ismiyle şöhret kazanmıştır. Bugün Avrupa ülkelerinde “lâle” için kullanılan “tulip” veya “tulipe” (Latince: Tulipa) kelimesinin ise Türklerin baslarına sardıkları “tülbent” ile