• TRT'nin "Ya İstiklal, Ya Ölüm" dizisinden rahatsız olanlar şunu unutmasınlar bir avuç inanmış Türk'ün bu mukaddes toprakları hür kılan irade parolası "ya istiklal, ya ölüm!"dür. Bu paroladan rahatsız olanlara "ya sev, ya terk et!" denilmelidir.
  • FETÖ'nün alternatif tarih tezlerinin savunucusu olan Yavuz Bahadıroğlu, hiçbir zaman Türk tarihini bütün olarak görmemiş ve romanlarında genç zihinlere gizli nifak tohumları ekmeyi vazife bilmiş bir yazar müsveddesidir.

    Bir ticani kalıntısı olan Bahadıroğlu'nu memnun edebilmek için Türk tarihinin önemli bir bölümünü yok sayacak değiliz. Türk çocukları Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Türk tarihinin büyük simalarını asli kaynaklardan öğrenmeye devam edecektir.

    Sinan Ateş
    Ülkü Ocakları Genel Başkanı
  • Kim yazdı bilmiyorum ama çok iyi yazmış 👇

    Bir kudurmuştuk bir kudurmuştuk ki sorma...
    Evlenme teklif etti Yes i said partisi...
    Sözümüz olacak ayyy organizasyon lazım...
    Nişan yapacağız ayyy mekanlar dolu hep...
    Düğünümüz var dış çekim için mekan bakıyoruz.
    Paraşütle mi atlasak? Ağaca mı çıksak? Denize mi dalsak?
    Yok en değişik bizim ki olsun canım.
    Ayrıca düğün öncesi kredi çekelim evimiz instagramın en pembik evi. Düğünümüz herkesin ağzını açık bırakacak bir düğün olsun da gelecek yirmi yıl kredi ödeyelim olsun varsın.

    Ayyy hamileyim cinsiyeti belli oldu partisi...
    Ayyy doğurmadan bebek geliyor partisi.

    Ayy sancım geldi çabuk organizasyon şirketi ben doğurana kadar odayı Versailes sarayına çevirsin.
    Bakın annesinin paşası, babasının varisi, evimizin prensi kaka yaptı aaa babası ç...nü kopardı şehzademizin 😅😅
    Dişi çıktı
    Yaş günü geliyor altı ay var ama konsept yetişir inşallah o güne kadar...
    Bakınnn börek yaptım... bakınnn tatildeyiz...bakın kahvaltı keyfisi... bakınnn kumsalda ayaklarım...
    Bakınnn makyaj yapıyorum.
    Çok kudurduk... ve dünya bize otur evde şöyle sade bir hayat yaşa da şükretmeyi unuttuğun sağlığın, gösteriş yapmaktan kaçırdığın zamanın, hayatında abarttığın her mananın muhasebesini yap dedi.

    Yapıyor muyuz?
    Yapalım bence...
    Bu da benim yorumum..
    Yaşam tarzımızdan, konuşma şeklimize kadar bir abartı, bir şımarıklık. Ne oldu o mütevazı Türk milletine..Herkes te bir yarış,ŞÜKRETMEYİ UNUTTUK..Milyon dolarların olsa ne fayda; hadi gidelim tatile..Avrupa mı, Asya mı..İşte elini yüzünü yıkar oturursun evde. Ne kaldıysa dolapta pişirir yersin.. Lokantalarda yemek beğenmeyen, aşcı, garson azarlayan, makyaj görüntüsünü instagram da paylaşanlara noldu.. Bu bize büyük bir ders olsun.. Allah hepimizin yardımcısı olsun..
  • Hiçbir türk genci 3131sayısını
    Üçbinyüzotuzbir diye okumaz.
    Kabul et sende otuz bir otuz bir olarak okudun..
  • Tarih: 17.12.2009
    Bundan tam 11 sene önce, dönemin sağlık bakanı Recep Akdağ açıklama yapıyor;
    “İlk ölüm 25 ekimde oldu ve 2 aylık bir süreç sonucunda vatandaşlarımızdan 12.316 kişi domuz gribine yakalandı, 458 kişi bu grip sebebiyle can verdi.”
    ….

    Eminim ülkemizde yaşanan daha evvel ki salgınların bu derece çok vatandaşımıza bulaştığından ve neredeyse yarım bin kişinin öldüğünden hiçbirimizin haberi dahi yoktur. Doğrusu o dönemi yaşarken de bu derece korkmamış, psikolojimizi alt üst etmemiştik.
    Önlemler alıyor ama normal şekilde hayatımıza devam ediyorduk.
    Şimdi ise sanki geçmişte bu tür biyolojik salgınlar yaşanmamış, hiç kimseye bulaşmamış, bundan daha fazla can kaybımız olmamış gibi olağan üstü bir şekilde
    KOR-KU-TU-LU-YO-RUZ!
    Peki ama neden?
    Neden bu korona sebebi ile din, dil, millet ayırmadan “Tüm dünyadan korkmaları” isteniyor?
    Dünyamızda zaten daha hızla yayılan ve daha fazla kişinin ölümüne sebep olan onca hastalık varken neden illa korona?
    Bir tek misal vereceğim..
    Sadece 2018 yılında Dünya sağlık örgütünün verilerine göre dünyada bir sene içinde tam 18,1 milyon kişiye kanser tanısı konmuş ve bunların 9,6 milyonu aynı yıl kanserden can vermiştir.
    Kanser vaka ve ölümleri salgın olmadığı halde, bir çok salgından daha hızlı ilerliyor ve can alıyorken neden hala tv reklamları kanserojen maddeler ile dolu olan ürünleri öneriyor?
    Demek ki birileri razı bu gidişden.
    Sessiz sedasız her sene milyon dolarlık ilaç ve tedavileri kullandıktan sonra bunca insanın hala kanserden ölmesi; ilaç şirketlerine kazandırırken, dünya nüfusunu belli bir sayıya indirmeye çalışanların da ekmeğine yağ-bal oluyor.
    Buradan da şunu anlamalıyız ki “Bugün hastalık diye önümüze sürülenlerin YÖNETİCİLERİ var, ancak hiçbir hastalığın KORUYUCULARI yok..
    Bu noktada Rabbimizin şu ayeti celilesi bir tokat gibi çarpmalı suratımıza.
    Rabbimiz şöyle buyuruyor;
    “Bu topluma ne oluyor da hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar!”
    (Nisa Suresi/78)
    Ne yapıyoruz Allah aşkına? Hala oturup akletmiyor, düşünmüyor yalancı medya önümüze ne sürse afiyetle YUTUYORUZ!
    Geçmişte yaşananlar, yakın tarihimiz neden hiç küpe olmuyor kulaklarımıza.
    Nasıl bir süreçteyiz neden oturup araştırmıyoruz?
    Hala bir kısmımız işi sulandırıp evde yaptığı yemeği, aktiviteyi sosyal medyada etiketlerle paylaşıp eğlenirken, bir kısmı kafasını deve kuşu misali kuma gömüp “komplo bunlar” diyor.
    Diğer bir kesim ise geçmişte de veba vs. gibi salgınlar vardı, bugün de var ne olmuş ki rahatlığına kapılıp aklınca kendini rahatlatıyor.
    Oysa geçmişte kirli sular, kanalizasyon ve alt yapı sistemi olmadığından ötürü hijyensizlik, farelerin halkla iç içe yaşaması vs sebebiyle kendiliğinden oluşan salgınlar ile, bugünün laboratuvar ortamında insan eliyle bile iateye üretilip, insanı kontrol altına almak için piyasaya sürülen salgınları bir tutmak ne büyük gaflettir.

    Genetiği değiştirilen ve adeta canavara dönüştürülen bu virüsler sadece bilim kurgu filmlerinde mi var?
    Oysa bu insanlar bilmezler mi “tohum ve ilaç” üreten fabrikalar aynı kişilerin elindedir.
    Kuran’da “ekinin ve neslin” ifsad edilmesi gerçeği ile birebir uyuşan bir hal içerisinde değil miyiz artık?
    Öyleyse insan eliyle üretilen bunca hastalığa nasıl pembe gözlüklerle bakabiliriz?
    İlaç şirketlerinin; hayatlarını mahvettikleri binlerce insana yüklü tazminatlar ödediğini niçin görmezler?
    “Herşey kendiliğinden oluşuyor ve hepsi doğal” zihniyeti hakikatin üzerini nasılda örtüyor.
    Ve yarın o kabak bizim başımızda patladığında herşey için çok geç olur.
    Bu biyolojik gerçekleri kabul etmeyen bir kafa yapısı, düşmanın silahıyla nasıl silahlanabilir?

    Bakın, doğru tespit yapmadan asla çözüme ulaşamayız.
    Analizlerimiz doğru olmalı ki, Müslüman basireti ile adım atabilelim. Şunu bilmeliyiz ki “sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir toplum” korku ile çok kolay yönetilir ve zihinler pekala işgal edilir.
    Bugün üzerimizde yürütülen senaryolar ile yapılmak istenen de budur.
    Bu sefer ki imtihanımız geçmişe göre daha zordur.
    Ve emin olun bundan sonrası daha da zor olacaktır.
    Çünkü Allah Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur.
    “Rabbinize kavuşana kadar sabredin!!! Zira her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır” (Buhari)
    Bizler bunu bilmeli, ancak korkmadan maddi manevi gücümüze güç katmalıyız.
    -Dünya yıkılsa, bir tek ben kalsam, yine senin davanı taşıyacağım Ya RasulAllah!
    Diye her hücresi haykıran bir insanı hangi virüs kaosa sürükleyebilir?
    Bugüne kadar bana “insanları korkutuyorsun!” Diye saldıranlar anladılar mı acaba ne için çaba verdiğimi?
    Pohpohlanan ve sahte bir dünyada, yalancı bir mutluluk empoze edilen bunca insanın bozulan psikolojisini ney düzeltecek şimdi?
    Her zaman derim..
    Öyle bir yaşamalıyız ki, yarın çadır kentede düşsek, bir virüsle yoğun bakımda günde saysak; yine aynı iman ve teslimiyetle güçlü olmalıyız!
    Bu Korona nasıl bir amaca hizmet ediyor ki, bu derece büyütüldü ve halk kaosa sürüklendi..
    Beni asıl korkutan virüs değil, bu salgının hizmet ettiği amaç.
    Dünya sağlık teşkilatının eski uzmanlarından yani bu işin tam ehil kişilerinden olan Peter Koenig bu salgının amaçlarından sadece bir tanesinin çipli aşılar ve ilaçlar olduğunu söylüyor..
    Yani bizler koronadan değil, gafil olmaktan korkmalıyız.

    Davos’ta kararlaştırılan “ID2020” mevzusunu araştırırsanız, ne demek istediğimi daha detaylı şekilde öğrenebilirsiniz.

    Dertleri; yaşlı, zayıf ve doğurganlardan kurtulmak!
    Bunca zaman türlü kimyasallar ile insanların bağışıklık sistemlerini zayıflatıp durdular..
    Bugün ise bu insanların direnemediğini görüyoruz.
    Dünyanın en genç profesörü ünvanını alan ve Türk Einstein olarak bilinen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bakın ne diyor;
    -Zamanında kuş gribi diye bir salgın vardı. Bu gribi en çok Afrika halkına yaydılar. Ve daha sonra aşıları bu insanlar üzerinde ücretsiz olarak uygulandı ve en çokta kadınlara yapıldı. Bizde ah ne güzel, ne iyi insanlar dedik. Ama yıllar geçince anladık ki sözde salgını bitirecek olan bu aşıların içerisinde sadece ilaç yoktu. Aynı zamanda insanları kısırlaştıran ve kadınların bebeklerini düşürmelerine sebep olan kimyasallar da vardı. İşte insanların aklıyla böyle dalga geçiyorlar ve nesillerini tüketiyorlar.

    Bu sözler bana ait olsaydı cahillikle suçlanırdım ama dünyanın en genç profesörü ünvanını alan ve kimya, moleküler biyofizik, biyokimya, matematik alanlarında uzman olan Oktay Sinanoğlu’na “hadi ordan komplocu” diyecek kadar alim olanınız var mı?

    Bu süreçte kaybedenler “çok korkanlar” olacak..
    Vallahi sadece Allah’tan korkanlar bu salgında ölseler de, kalsalar da bu sürecin kazananları olacaklar..
    Açlıktan korkup reyonları yağmalayanlar/millete en az 1 yıllık stok yapın aklını verenler..
    Hiç düşünmezler mi geride kalan fakirin hakkını?
    Senin gibi tek seferde 10 kilo pirinç alacak parası olmayan, boş reyondan ne götürecek evdeki yavrusuna?

    Yada evini eşiğini bedenini kimyasala boğanlar..
    Koronaya yakalanmazsalar zaten bu gidişle 1-2 aya kalmaz egzama, sedef ve ciğer hastalıklarına yakalanacaklar..
    Veba bulaşan insanlara;
    -Sen salgına yakalandın, hastasın! Diyen gayrimüslim doktorlar vardı.
    Ve birde veba bulaşan Müslümanlara;
    -Mübarek olsun, şehadetin gelmiş! Mübarek olsun!
    Diye müjde veren İslam hekimleri vardı..
    Sahi, gerçekten de gönüllere ferahlık vermiyor mu?

    “Taundan (yani salgın hastalıktan) ölen şehittir!” Müjdesini veren bir Rasule ümmetken bize düşen nedir ki?
    Korkmadan, dimdik durarak bilmemiz ve yapmamız gereken 2 şey var..

    1-) Rabbimizin kelamlarına sıkı sıkı sarılmak, Peygamberimizin sünnetlerine dişlerimizle tutunmak, bol bol istiğfar etmek, bedenimizi ve ruhumuzu haramlardan sakınmak, yediklerimizin helal ve tayyip olmasına özen göstermek kısacası “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Ayetini iliklerimize kadar hissedip amel etmek..

    2-) Bütün bu olanların ahir zaman tuzakları olduğunu bilmek. Gaflete kapılmadan üzerimizde kurulan bu oyunların idrakına varmak. Okumak, araştırmak, sorgulamak.
    Bu salgın bize gösteriyor ki hastalıktan çok öte işler dönüyor.
    Belli ki ilaç ve aşı diye sunacakları her ne ise asıl altın vuruşu bununla yapacaklar!
    Bize düşen daha uzun yaşamak değil, Müslümanca yaşamak..
    Sıcak yatakta ölmek değil, Müslümanca ölmek!

    Kıymetli Kemal Özer’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum.

    “Bundan sonra ya daha karanlık bir çağa gireceğiz yahut da kurtuluşa ramak kaldı. Karanlığa doğru sürüklendiğimiz kesin. Ama ümitsiz hiç değiliz. Korkmaya gerek yok. Çünkü yeryüzünde tek söz sahibi bu haydutlar değil. İyilik ölmedi, iyiler ise tümden sahadan çekilmiş değil. Yeter ki, bu iblislerin bilim dinini sorgulamayı öğrenin, gerisi çorap söküğü gibi gelir.”

    İstikbal İslam’ındır! Vesselam!

    Yağmur İbiç/ 29.03.2020
  • Hayat Ağacı: Türk ve İslam süsleme sanatlarında hurma ve benzeri ağaçlara verilen ad. Cenneti sembolize eden resimlerde ya da süslemede simetri ekseni olarak çokça görülür.
    Hayat Ağacı doğum, yaşam, ölüm ve yeniden doğuşu temsil etmektedir, yaşam döngüsü anlamına gelmektedir.
    Hayat ağacı; Türkçe’de, kozmik ağaç, yaşam ağacı, dünya ağacı, cennet ağacı, kutsal ağaç, bilgi ağacı olarak adlandırılmaktadır.

    Ağacın, insan üzerindeki yarattığı izlenimler çoğu kültürde ortak özelliklere sahip olmakla beraber ağaç, bereket, yaratılış ve türeyiş, yaşam ve ölüm gibi kavramları simgelemektedir.

    İnanç dünyasının eseri olan hayat ağacı, bitmek bilmeyen verimliliği ve mevsimsel değişimleriyle bolluğun, bereketin ve yaşam döngüsünün sembolü olmuştur.

    İnsanoğlunun tarihinde ilk “Hayat Ağacı” tasvirlerine, Hitit ve Asur mühürlerinde rastlanılmaktadır.
    Çatalhöyük’te yapılan kazılarda bulunan, MÖ. 6.bin yılla tarihlenen ana tanrıça figürünün göbeğinde çoğalma ve bereketi simgeleyen bir bitki yeşermektedir.
    İnsanlar tarafından binlerce yıldır yeraltı (ölüler dünyası), yeryüzü (maddesel dünya) ve gökyüzü (tanrı katının) arasındaki bağ olarak tasavvur edilen “Hayat Ağacı”, bu özelliği nedeniyle sayısız sanat eserine ilham vermiştir.
    Özellikle eski ikonografilerde “Hayat Ağacı”, Tanrı’nın evi olarak sembolize edilmektedir.

    İslam Sanatı’nda “Hayat Ağacı” tasvirlerine daha çok bina süslemelerinde rastlanmaktadır. İspanya’daki Emevi Saray’ında, Kurtoba’daki “Ulu Cami” de ağacın tasvirlerine rastlanmaktadır.
    Türk eserlerinde “Hayat Ağacı” meyvesiz olarak tasvir edilir. Divriği Ulu Camii ve Erzurum Yakutiye Medresesi’ndeki kabartmalar Anadolu Selçuk bina süsleme sanatında, ağacın etkisine örnek olarak verilebilir.
  • Türk töresinde büyüklere hürmet her daim esastır.