Kitabî, Muruc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)'ı inceledi.
7 dk. · Kitabı okumadı

Türk İslam tarihi açısından çok kıymetli kaynak eserlerden biridir.Mesudinin eserinin aslı otuz cilt olduğu halde özetleyerek altı cilde düşürüyor.Yalnız rivayete göre Mesudi kitabını kısaltana,değiştirene,saptırana ağır beddua etmiş.Bu yüzden yıllar yılı kimse kendisine güvenip tercüme yapamamış.

Kitapta Peygamberler tarihi hakkında, Yahudi,Yunan,Sasani devleti hakkında bilgiler verilmektedir.Emevi ve Abbasiler hakkında ciddiyet içermeyen,seviyesiz terbiye bozan bazı hikâyeler bulunmaktadır.
Özellikle İbrahim ismi hakkındaki hikâye hoşuma gitti.Harun Reşit bir adama en mübarek isim nedir diye sorar.Adam da Muhammed'dir sav. diyor.Peki en uğursuz isim hangisi diye sorunca İbrahim cevabını verir.Harun Reşit bu cevaba içerleyerek İbrahim peygamber ismidir der.Adam da İbrahim peygamberi ateşe attılar başına gelmeyen kalmadı der.Peygamberimizin sav. evladının ismi deyince o da küçük yaşta vefat etti der.Böylece Harun Reşit ne kadar İbrahim sayarsa adam başına gelenleri sayar ve ben ismi İbrahim olup da başına bir uğursuzluk gelmeyen kimseyi tanımıyorum der.Tam bu esnada limana bir gemi yaklaşır ve kaptan tayfasından birini ite kaka götürür."Ya İbrahim ulan sırık,ya İbrahim ulan anası kılıklı."Sesleri duyan Harun Reşid katıla katıla gülmeye başlar.

Merve, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Türk'ün hakkı, anlaşmaların üstüne Mehmetçiğin gölgesi dikilmedikçe akla gelmiyor!

Ülkücünün Çilesi, Galip Erdem (Sayfa 151)Ülkücünün Çilesi, Galip Erdem (Sayfa 151)
Emre Kutay, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Mustafa Kemal olmasaydı,Türk milleti,müstevliye karşı toprağını müdafaa edecekti.

Atatürk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Sayfa 173 - İletişim)Atatürk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Sayfa 173 - İletişim)

23 Şubat Günü Meydana Gelen Doğumlar

23 Şubat 1685 – Alman besteci George Frideric Handel
23 Şubat 1744 – Rothschild hanedanlığı kurucusu Mayer Amschel Rothschild
23 Şubat 1883 – Alman yazar Karl Jaspers
23 Şubat 1889 – Oscarlı film yönetmeni Victor Fleming
23 Şubat 1911 – Azeri tiyatro oyuncusu ve yönetmen Şemsi Bedelbeyli
23 Şubat 1940 – ABD’li sinema oyuncusu Peter Fonda
23 Şubat 1954 – Ukrayna devlet başkanı Viktor Yuşçenko
23 Şubat 1965 – ABD’li bilgisayar üreticisi Michael Dell
23 Şubat 1983 – İngiliz oyuncu Emily Blunt
23 Şubat 1994 – ABD’li sinema oyuncusu Dakota Fanning

23 Şubat Günü Meydana Gelen Ölümler

23 Şubat 1942 – Avusturya’lı yazar Stefan Zweig
23 Şubat 1945 – Rus yazar Aleksey Tolstoy
23 Şubat 1848 – ABD’nin 6. başkanı John Quincy Adams
23 Şubat 1855 – Alman matematikçi, astronom ve fizikçi Carl Friedrich Gauss
23 Şubat 1918 – Kırım Türk Millî Hükümeti’nin başvekili Numan Çelebi Cihan
23 Şubat 1934 – İngiliz besteci Edward Elgar
23 Şubat 1941 – Türk asker ve siyaset adamı Mehmet Sadık Bey
23 Şubat 1946 – TBMM 4. ve 5. dönem Samsun milletvekili Mehmet Güneşdoğdu
23 Şubat 1946 – Japon general Tomoyuki Yamashita
23 Şubat 1965 – İngiltere doğumlu ABD’li aktör, komedyen Stan Laurel
23 Şubat 1969 – Suudi Arabistan Kralı Suud bin Abdül Aziz
23 Şubat 1971 – Şair ve yazar Halit Fahri Ozansoy
23 Şubat 1990 – El Salvador devlet başkanı José Napoleón Duarte
23 Şubat 1996 – ABD’li seri katil William Bonin
23 Şubat 2000 – İsrailli şarkıcı Ofra Haza
23 Şubat 2003 – Azeri oyuncu Hasanağa Turabov

23 Şubat Günü Meydana Gelen Olaylar

23 Şubat 1653 – Batı Anadolu’daki şiddetli depremde, Denizli, Nazilli, Tire ve Uşak’ta evler yıkıldı, binlerce kişi öldü ve yaralandı.
23 Şubat 1660 – XI. Karl, İsveç kralı oldu.
23 Şubat 1893 – Rudolf Diesel, dizel motorun patentini aldı.
23 Şubat 1898 – Émile Zola, Fransız hükümetini anti-semitist tutumundan dolayı eleştirdiği için hapse girdi.
23 Şubat 1903 – Küba, Guantanamo Körfezini ABD’ye kiraladı.
23 Şubat 1904 – ABD 10 milyon dolar karşılığında Panama Kanalı bölgesinin kontrolünü aldı.
23 Şubat 1919 – Benito Mussolini İtalya’da Faşist Partisini kurdu.
23 Şubat 1921 – Ardahan’ın Kurtuluşu.
23 Şubat 1921 – Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi için Londra’da toplanan konferans (23 Şubat-12 Mart), bir anlaşmaya varılamadan dağıldı.
23 Şubat 1934 – III. Léopold, Belçika kralı oldu.
23 Şubat 1940 – “Pinokyo” adlı animasyon filmi gösterime girdi.
23 Şubat 1941 – Plütonyum, Dr. Glenn T. Seaborg tarafından ilk defa ayrıştırıldı ve üretildi.
23 Şubat 1942 – Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti.
23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Pasifik Cephesi’nde Iwo Jima Muharebesi sırasında Suribachi Tepesine ABD bayrağı dikildi.
23 Şubat 1944 – Büyük Çeçen Sürgünü bu sürgünle 500 bin Çeçen-İnguş insan Anavatanlarından Orta Asya’ya sürüldü.
23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Pasifik Cephesi’nde Manila ABD’nin eline geçti.
23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Doğu Cephesi’nde Posen’deki Alman garnizonu teslim oldu.
23 Şubat 1945 – Türkiye-ABD ikili yardım antlaşması imzalandı.
23 Şubat 1945 – Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.
23 Şubat 1947 – Uluslararası standardizasyon organizasyonu (ISO) kuruldu.
23 Şubat 1954 – Çocuk felci enfeksiyonuna karşı Salk aşısıyla yapılan ilk kitlesel aşılama programı Pittsburgh’da başlatıldı (Sabin aşısı ise 1962’de gelecektir)
23 Şubat 1955 – Edgar Faure, Fransa başbakanı seçildi.
23 Şubat 1966 – Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
23 Şubat 1978 – Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) kuruldu.
23 Şubat 1980 – Ayetullah Humeyni, ABD elçiliğindeki rehinelerin akıbetine İran parlamentosunun karar vereceğini belirtti.
23 Şubat 1981 – Yaklaşık 200 kişilik isyancı ordu mensubu paramilis güçler, Antonio Tejero liderliğinde İspanya parlamentosunu bastı ve milletvekillerini rehin aldı.
23 Şubat 1987 – Büyük Macellan Bulutu içinde bir süpernova gözlendi.
23 Şubat 1991 – Körfez Savaşı: ABD kara kuvvetleri Suudi Arabistan sınırını geçerek Irak topraklarına girdiler.
23 Şubat 1991 – Tayland’da general Sunthorn Kongsompong, kansız bir darbe ile başbakan Chatichai Choonhavan’ı görevden alarak yönetimi ele geçirdi.
23 Şubat 1994 – Cep telefonu şebekeleri hizmete açıldı.
23 Şubat 1997 – Rus uzay istasyonu Mir’de büyük bir yangın çıktı.
23 Şubat 1997 – Genetik kopyalama yöntemiyle üretilen ilk memeli hayvan olan ve 14 Şubat 2003 tarihinde ölen Dolly adlı koyunun, İskoçya’daki Roslin Enstitüsü’nde klonlandığı duyuruldu.
23 Şubat 1998 – Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
23 Şubat 1998 – İstanbul Üniversitesi rektörlüğü; sakallı, baş örtülü ve kimliksiz öğrencilerin yerleşke ve binalara girişini yasakladı.
23 Şubat 1998 – Usame bin Ladin bir fetva yayımlayarak bütün Yahudi ve haçlılara karşı cihad ilan etti.
23 Şubat 1999 – Avusturya’da Galtür köyüne çığ düştü: 31 kişi öldü.

KAYNAK: http://www.nenedirvikipedi.com/...n-23-subat-6183.html
Bilgimizi artırır diye düşündüm

Nurhan Işkın, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okuyor

Töre...Türk'ün kanla yazılmış kadim yasası... Kimseyi kimseden üstün görmeyen, doğayı, yaşamı ve namusu dokunulmaz kılan kutlu hüküm...

Bozkırın Kutlu Destanı Ergenekon, Emrullah Özdemir (Sayfa 31)Bozkırın Kutlu Destanı Ergenekon, Emrullah Özdemir (Sayfa 31)
Derûnî Dâvâm, bir alıntı ekledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Osmanlı evlerinin gayrimüslim evlerinden ayıran bir özellik var: Bir Batılı gezgin, bu özelliği şöyle açıklıyor: "Türklerle Rumların karışık yaşadığı köylerde, bacasında leyleklerin yuva yaptığını gördüğünüz her ev bilin ki Türk evidir. Çünkü onlar leylekleri rahatsız etmenin günah olduğuna inandıkları için ateş yakmazlar."

Biz Osmanlıyız, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 21)Biz Osmanlıyız, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 21)

Eskici
Vapur rıhtımından kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeğe gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar;
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardım ile halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi, gürül gürül işleyen vinçlere, üstleri yazılı can kurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmaları ile de güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı. Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul'daki gibi:
Hasan gel!
Hasan git!
Demiyorlardı ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
Taal hun yâ Hassen.


Taal hun yâ Hassen.
Diyorladı yanlarına gidiyordu.
Ruh yâ Hassen.
Derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu, Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakil çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçe­ er de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarda keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti: göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile. Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.


Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağı ile göstererek sordu;
- O ne?
-Cemel! Cemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulak­larından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallana sallana kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs.
- Yâ habibi! Ya aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Bir­çok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.


Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak gelen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Eskici iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkıyordu ki... Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul'da gördüğü maymun gibi, avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.


Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu.
- Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
Türk çocuğu musun be?
İstanbul'dan geldim?
Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskici saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına, kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve güldüğü, İstanbul taraflarından geldiği için Hasan şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?


Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:
- Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini söyle salladı. Uzun iş mânâsına ve mırıldandı:
- Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan. Durmadan, dinlenmeden nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de ara sıra "Ha! ya? öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişmeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.


8 Hasan, yüreği burkularak sordu:
Gidiyor musun?
Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları bir biri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini, geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
- Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
- Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

REFİK HALİT KARAY

silaes, bir alıntı ekledi.
 9 saat önce · Kitabı okuyor

Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk'e az rastgeliyorum.

Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 44 - Pozitif)Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 44 - Pozitif)
Doğanay, bir alıntı ekledi.
11 saat önce

Türk tokadı; kol dirsekten kırılmadan, yukarı aşağı, sağa sola hareket ettirmeye dayanır. Eğer birine vurmak istiyorsanız kolu dirsekten kırmadan omuzdan doğru hareket ettirerek elinizin ayasıyla hedefinize vurun.

Oğuz Kağan, Orhan Yeniaras (Sayfa 115)Oğuz Kağan, Orhan Yeniaras (Sayfa 115)

“Cezvede ağır ağır pişmek yerine çabucak hazırlanıyor. Köpürmüyor, fincanda içilmiyor ama yine de kahve. Tek yudumunun bile kıymeti bilinmesi gereken kahvenin koca su bardağında içilmesi dişleri çoktan takma olsa da ağzının tadı hala yerinde olan Neyyire hanım’ın aklı pek almadı. Hakaret gibi geldi bu bol bol kepçelik ona. “ demiş sayın Nazan Bekiroğlu Mücella’sında. Ah Neyyire hanımcığım ne kadar da aynı düşünüyoruz. Keşke karşılıklı oturup bir Türk kahvesi içebilseydik hemde fincanda hemde hakikisinden :)