Davranışlarımız ve sözlerimizin arkasında gizlenen rüzgarın farkına varmadıkça yelkenlimizi neden istediğimiz kıyıya yanaştıramadığımızı anlayamayacağız. Kalbin de bir dümeni var ve nice sinsi rüzgar ayar veriyor o dümene. Bizi kaptan yapan şapkamız ve sırmalarımız değil, dalgalara ve rüzgara rağmen pusulamızdan kopmayan irademizdir. Abdülhak Şinasi Hisar, ‘’Fahim Bey ve Biz’’ adlı romanında, ‘’Ne olduğumuzu ve ne işlediğimizi hangimiz biliriz? Hele yabancılar nasıl bilsinler?’’ sorusunu soruyor, sonra bu canhıraş soruyu bakın nasıl cevaplıyordu:
‘’Bir adamın gördüğümüze emin olduğumuz herhangi bir hareketi üzerine onun lehinde ve aleyhinde bir hüküm vermek yanlış ve haksız olabilir. Zira bir insanın kendi hareketleri bile bazen kendi aleyhine yalnız şehadet değil, hatta iftira edebilir. Muayyen bir noktasına kadar yaşadığımız bütün bir hayattan sonra biz ancak kendimizi biraz tanıdığımızı zannederiz. Fakat bir an içinde bir hırs, bir kin, bir aşk yahut nefsimizi müdafaa kaygısı bizi sevk ederse nerelere kadar sürüklenebileceğimizi bir kendimiz bile evvelinden nasıl idrak edebiliriz. Kimse göründüğü gibi değildir. Fakat kimse görünmediği ve kendi olduğunu sandığı gibi de değildir.’’
Bulunmak ama kim tarafından? Seni kimin bulmasını istersin ve nerede? Her meydanda timsalin var, kayboldum da ne demek? Diyelim ki gerçekten kayboldun. Hiç olmazsa okuyacağın duayı ezberle, bütün kağıtları yaktılar. Acı çekmeden öğretmeyecekler sana, belana razı olmadıkça bağlamayacaklar kayığını iskeleye. Derdine şifa için şehir şehir gezme boşuna. Ahmet Gazali’ye kulak ver: ‘’Tüm tabipler seni tedaviye gelse de / Leyla sözünden başka şifa yok sana.’’
Ekmeğe,suya ve havaya ihtiyaç var yaşamak için. Fakat dünya ekmekten, sudan ve havadan ibaret değil. Ekmeğe baktığında katıktan başka bir şey düşünmeyen bir insanın, hür olduğunu söylemek yalan değilse ironidir. Ekmeği yarabilse içindeki tohumu, güneşi, yağmuru, havayı ve çiftçiyi görecek. Ekmeği yarabilse Allah’la karşılaşacak bir sabah. Fakat yaramıyor bir türlü ekmeği. Ekmeğini taştan çıkardı, taştan bir ekmek önünde eğiliyor yerlere kadar. Bu reveransı alkışlayamayız. Mahkûm, alkışı firar ettiğinde hak eder. Kim bilir, ihtiyaçların var ettiği ve yön verdiği bir dil belki de ancak beslenme ve barınmamızı sağlayabilen bir açık hava hapishanesidir.
Bizi ne çok şey yaralıyor! Ama hangisi daha ağır, hangisinden daha çok kan kaybediyoruz! Verilen sözlerin tutulmaması mı yoksa verdiğimiz sözleri yerine getirmemek mi daha derin bir yara açıyor? İleri sürülen mazeretlerin asıl neden olmadığını fark etmek mi, mazeretlerimizin altındaki nedeni bilmek mi daha çok acıtıyor? Sevgi kelimelerinin üzerimize yağan oklar olduğunu görmek mi, sevgi sözcüklerimizin üzerimize yağan oklardan bizi koruyan bir kalkana dönüştüğünü bilmek mi daha çok sarsıyor? ‘’Dua edin,’’ derken dua edilmeyecek olduğunu bilmek mi, ‘’Dualar müşterek,’’ cevabını aldığımızda duaya iştirak etmeyeceğimizin farkında olmak mı kanatıyor!
Bizi ne çok şey yaralıyor! Ve ne çok şey yer alıyor his yelpazemizde. Salonlarda sergilediklerimiz de var, göstermediklerimiz de. Tek başına bir köşeye bıraktıklarımız da var. Birbirinden hiç ayrılmayanlar da.