Tuğçe uyar

“Başkarakterimiz Tony’ye, 40 sene önceki, üniversitedeki kız arkadaşı, ilk aşkı Veronica’nın annesinden bir miras kalır: 500 sterlin ve bir günlük. Günce Tony’nin, Tony’den hemen sonra Veronica’yla beraber olan, bir süre sonra da intihar eden üniversite arkadaşı Adrian’a aittir. Adrian’ın güncesi Veronica’nın annesi Bayan Ford’da ne arıyordur? Bayan Ford, güncenin neden Tony’ye verilmesini istemiştir? Bu soruların aklını meşgul etmesi yetmiyormuş gibi, Tony günceye de bir türlü ulaşamaz. Üniversite yıllarında birbiriyle ilk defa iletişime geçtiği Veronica günceyi Tony’ye vermemekte ısrarcıdır. Yıllar sonra Veronica ile bir araya gelmek Tony’yi, geriye bakıp yaşamının nasıl geçtiğini incelemeye, geçmiş olduğu yolları, hayat hikâyesini gözden geçirmeye iter. Senelerdir bastırdığı anılar üzerine düşünmeye başlar… Tony’nin kendine anlattığı hikâye, yıllar boyunca ihtiyaç duyduğu anlatı, Adrian ve Veronica tarafından ihanete uğradığı, oyuncak gibi oynandığı, küçük görüldüğüdür. Peki o halde Veronica her buluşmalarında neden “Hiçbir zaman anlamadın,” der durur? Gerçekte ne olmuştur? Tony’nin anlamadığı nedir? Kitabın ikinci yarısı zihnimize bir tokat gibi iner: Yoksa sonradan anımsadığımız şeyler gerçekten tanık olduğumuz şeyler değil midir? Kimimiz hayatımızı daha ilginç kılmak, kimimiz ait olmak, kimimizse kendimizi korumak için yeniden yazarız hayat hikâyemizi. Düzeltmeler yapar, güzelleştirir, kurnazca kesintilere gider, bazı yaşantıları, kişileri tümüyle atarız hikâyemizden. Tony de, hayatta kalma, kendini koruma içgüdüsüyle böyle mi yapmıştır? Belki de başka bir versiyona inanması uygun değildi, yararlı değildi, yaşamını sürdürmesine yardımcı olmayacaktı… “Bir Son Duygusu” bize, hayatın bizim hayatımız olmayabileceğini, sadece hayatımız hakkında anlattığımız bir
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Duygusal ebeveynler parçalanmaya başlarsa, çocuklarını da kişisel yıkıma dahil ederler. Çocukları onların umutsuzluklarını, öfkelerini ve nefretlerini tüm yoğunluğuyla deneyimler.
Anne babalarının gelişimsel sınırlarını farketmedikleri için, duygusal olarak olgunlaşmamış kişilerin çocukları ebeveynlerinin içinde tam olarak gelişmiş bir kişinin saklı olduğunu ve bu kişiyle ancak ebeveynleri izin verdiği sürece bağ kurabileceklerini düşünürler.
Bu açıdan bakıldığında onların bencilliği, kendini izlemeye doyamayan birininkinden ziyade kronik acı çeken birinin kendine odaklanması gibi bir şeydir.
Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerin çocukları büyüdüklerinde, görünüşte normal bir yetişkin hayatı sürseler bile, temelde bir boşlukla yaşarlar. Bu kişiler, farkında olmadan kendilerine yeterince duygusal bağ sağlamayan ilişkileri seçerse, yalnızlıkları yetişkinlikte de devam edebilir.