İçindeki gerçeği fark ettiği gün, o kadar korkmuştu ki gömüldükleri yerden çıkmasınlar diye üstlerine fazladan toprak atılan ölüler gibi kendi geçeğinin üstüne tonlarca yalan atmıştı. Ve şimdi, yavaş yavaş tırnaklarıyla kazıyordu. Yığdığı yalanları kürekliyordu. Gerçeğe ulaşabilmek için. Kendine ulaşabilmek için...
Hayatımın belli bir dönemine kadar hep öyle yaptım zaten. Gözlerinin içine baktım bilsinler diye. Kadınlardan bunu bekledim. Biri gelip, "Evet, ben sen
tanıyorum." desin diye bekledim.
Ve o kadına aşık olacaktım. Sırf bu sihirli gün için bir sürü diyalog hazırlamıştım kafamda. Ama sonra anladım ki böylesine insanlar yoktu. Olsalar bile kitap okumuyorlardı. Kimseyi tanımıyorlardı. Düşünmeye başladım. Temel olarak bir yaratıcıyı kabul ederek. "Benden" dedim. "Bir tane yollamış yeryüzüne. Çiftleşip çoğalmamam için. Sadece bir tane. Altı milyarda bir! Çoğaldığımız takdirde yapabileceklerimiz tanrının mantığına aykırı olacağından, cehennemi dünyaya taşıyacağımızdan, gece gündüze kavuşacağından sadece bir tane yollamış benden..." Sonra Kinyas'ı fark ettim. O teorimi bozuyordu. O da benim gibiydi. Bana benziyordu. Ama o kadar inatçı oluyorum ki bazen, Kinyas gerçeğini de çocuksu teorime uydurdum. İşte, diyordum. Belki bir değil iki kişiyiz. Ama ikimiz de aynı cinsiyetteniz. Mutlak güç hala çoğalmamızı istemiyor...
Zihnim bedenimden ve dünyadan milyonlarca kilometre uzakta da olsa ayağımın bastığı yerdeki her şeye hakim olmalıyım, diye düşündüm hep. Gerçek deha budur. Farkındalıkları yüzünden itilip kakılan bir geri zekalı olmak utanç vericidir. Yapılması gereken kalabalığın arasına karışmaktır. İnsanların arasına gömülmek. Ancak o zaman linçten kurtulabilirim. Benimkisi bir tür hastalık belki de. Yersiz bir ukalalık, bir saplantı. İki dünyaya da hakim olma isteği. Hayale ve gerçeğe... Tabii kabul etmeliyim ki bu takıntı tamamen geçmişe ait.