halbuki bugün sonsuz zaman ve mesafenin içinde ben neyim? bir solucandan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha değersiz, daha lüzumsuz bir mahlukum..
isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tükürecegim yerde haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. halbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.. içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu.. içimizde şeytan yok.. içimizde aciz var.. tembellik var.. iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daja korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..
ben sana rehber değil ancak yoldaş olabilirdim fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu.
seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. huylarını, yaptığın şeyleri, beğenmiyordum demeyeyim, fakat anlamıyordum. sende benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? ilk andan itibaren tamamıyla başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığım halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi? acaba şu senin her zaman bahsettiğin ve her hareketinin kabahatini kendisine yüklediğin şeytan mı?