Ruhun hazinelerinin ve şölenlerinin bekçisi olan tanrısal, o şanslı çekingenlik.
Ah nasıl da isterdim hiç olmazsa bir ruha biraz zehir, huzursuzluk, şaşkınlık katmayı. İçinde yaşadığım kesmekeşin boşluğuna karşı bir teselli olurdu bana. İnsanları yoldan çıkarmayı hayatımın amacı olarak benimseyebilirim. Ama sözlerimin karşısında titreyen tek bir ruh var mı? Beni duyabilecek tek bir varlık var mı, benden başka?
… ve derin bir küçümseme, insanlık için çalışan, vatan için savaşan ve hayatlarını uygarlığın sürmesi için feda eden tüm insanlara karşı bir tiksinti, bir küçümseme…
… her biri için tek gerçekliğin kendi ruhları olduğunu, geriye kalanın ise -dış dünya ve ötekiler- zihinsel hazımsızlığın düşlerdeki sonuçlarından farksız, estetikten yoksun bir karabasadan başka şey olmadığını bilmeyen insanlara duyulan, tiksintiyle iyice büyüyen küçümseme.
Çaba haracamaya karşı duyduğum tiksinti giderek büyüyor, o kadar ki, her türlü şiddetli çabanın karşısında elime ayağıma sahip olamaz oluyorum nerdeyse – ve savaş, enerjik ve üretici çalışma, başkalarına yardım etme vb., hepsi bence bir tür utanmazlık […]
Ve ruhumun en yüce gerçeğiyle karşı karşıya kaldığımda, yararlı olan her şey, dışımda olan her şey, en sık kurduğum düşlere egemen olan saf yüceliğe kıyasla, bana uçarı ve kaba geliyor. Benim gözümde en gerçek olanlar işte bu düşlerdir.
Müziğin ya da düşün hafif bir soluğu, ne olursa olsun, yeter ki öyle ya da böyle bir şey hissetmemizi sağlasın, ne olursa olsun, yeter ki düşünmekten bizi alıkoysun.
Aynalarda gördüğüm suretim, hep ruhumun kollarına sığınırdı. Düşüncelerimde bile olduğum gibi var olabilirdim ancak: zayıf ve beli bükük biri.
Her şeyim çoktan ölmüş bir çocuğun eski fotoğraf albümüne yapıştırılmış, renkli bir prens tipografisini anımsatıyor.
Beni sevmek, bana acımak demek. Gelecek zamanın sonlarına doğru bir gün biri çıkıp hakkımda bir şiir yazacak, ben de belki ve ancak o zaman, Kendi Krallığım’da hüküm sürmeye başlayacağım.
Tanrı; biz varız ve her şey bundan ibaret değil, demek.