İstanbul’da yağan yağmurun Fatih Camii’nin hemen altında bir göçüğe neden olması ile başlayan olaylar silsilesi, yüzlerce yıl öncesinde yaşanan olaylara perde aralar. O gün İstanbul Arkeoloji Müzesi çalışanlarından kahramanımız Aras, karşılaşmış olduğu bir mucize neticesinde kendi hayatını ve çevresindeki bir çok kişinin hayatını değiştirmiş, aynı zamanda keşifleri Konstantin‘in annesi Helena‘nın sırrına kadar uzanmıştır. Kıyamet Anahtarı, yazarın bir önceki romanı gibi yine mükemmel, yine sürükleyici bir eser. Yazar, bu kez bizi İskender Lahdi’nden Fatih Sultan Mehmet’in kabrine, Meryem Ana’dan Hazreti İsa’ya, Roma’dan Kudüs’e, Kudüs’ten İstanbul’a, İstanbul’dan İzmir’e zamanda ve günümüzde seyahat ettiriyor. Kutsal emanetlerin nerede olduğundan, koruyuculardan, gizli örgütlenmelerden -ki bu gizli örgütlenmeler yüzyıllardır süre geliyor-bu örgütlerin ağına düşenlerden bahseden roman, belki de çoğumuzun bilmediği bir çok dini, mimari, tarihi bilgiyi içeriyor. Gazeteci Selim’in her şeyi biliyor olmasını, Arzu’nun yakınlığını, Komiser Sedat’ın davranışlarını, Süreyya’yı, Ümit’in menfaatçiliğini sorgularken Rüzgar’ın yeniden mutlu bir çocuk olma ihtimalinin gözden kaybolduğu hissine kapıldım diyebilirim. Gökyüzünün daima sırları olduğuna ve bu sırların yüzyıllardır görmek isteyene ifşa olabileceğini, ayrıca bazı sırların yüzyıllarca nesilden nesile aktarılabileceğini gösteren romanı sizlerinde keyifli okumanızı dilerim.