Türk edebiyatında romanla fikri yan yana yürütmeyi en iyi bilen isimlerden biri Attila İlhan.
“Sırtlan Payı” da bunun en net örneklerinden. Kitabı elinize aldığınızda bir hikâye okuyacağınızı sanıyorsunuz ama sayfalar ilerledikçe kendinizi bir tartışmanın, hatta yer yer bir hesaplaşmanın içinde buluyorsunuz.
Edebi tarafıyla başlayalım. İlhan’ın dili her zamanki gibi kendine has; biraz sert, biraz meydan okuyan ama bir o kadar da akıcı. Özellikle diyaloglarda bu çok hissediliyor.
Karakterler konuşurken sadece birbirleriyle değil, sanki okurla da tartışıyor. Bu durum bazen metni zenginleştiriyor, bazen de hikâyenin ritmini yavaşlatıyor.
Yani okurken bir yandan “ne iyi yazmış” diyorsunuz, bir yandan da “biraz fazla uzamadı mı?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.
Romanın arka planı Türkiye’nin yakın tarihi.
Cumhuriyet sonrası dönem, çok partili hayata geçiş, Batılılaşma sancıları…
İlhan bu konuları öyle kuru kuru anlatmıyor; hikâyenin içine yediriyor. Ama şu da var ki anlattığı tarih, tamamen kendi bakış açısından süzülmüş bir tarih. Bu yüzden zaman zaman tek taraflı bir ton hissediliyor.
Siyasi tarafı ise zaten gizli saklı değil. İlhan’ın dünya görüşü metnin her yerinde hissediliyor. Ulusalcı, anti-emperyalist çizgi çok net... Bu da romanı sadece bir kurgu olmaktan çıkarıp bir fikir metnine yaklaştırıyor. Fakat bunun bir bedeli var. Karakterler bazen etten kemikten insanlar olmaktan çıkıp bir fikrin temsilcisine dönüşebiliyor.
Karakterlerin iç dünyası, yaşadıkları çatışmalar gayet inandırıcı. Bu da psikolojik açıdan bakınca daha dengeli bir tabloyu ortaya koyuyor. Özellikle bireyin kendi içindeki bölünmüşlüğü ile toplumdaki kırılmalar arasında kurulan bağ etkileyici. Ama her karakter için aynı özeni görmek zor; bazıları biraz yüzeyde kalıyor.
Doğu ile Batı arasında
İlk bakışta bir köpeğin gözünden anlatılan sade bir hikâye gibi görünen Giorgi Vladimov’un “Sadık Ruslan”ı kitabı, kapattığınızda zihninizde yeniden başlayan bir metin olarak hafızanızda yer edecek bir metin.
Sayfalar ilerledikçe bunun aslında 20. yüzyılın en sert politik ve insani hesaplaşmalarından biri olduğunu fark ediyorsunuz.
Romanın merkezinde Ruslan adında bir kamp köpeği var. Görevi basit: mahkûmları kontrol etmek, düzeni sağlamak, verilen emri sorgulamadan yerine getirmek. Ancak mesele tam da burada düğümleniyor. Çünkü Ruslan’ın “sadakati”, aslında kör itaati temsil ediyor. Bu noktada Vladimov, bireyin sistem içindeki yerini sorgulayan güçlü bir alegori kuruyor.
Eser son derece kontrollü ve ölçülü bir dil üzerine kurulu. Anlatım ne abartılı ne de duygusal sömürüye kaçıyor. Tam tersine, yalınlık üzerinden bir sertlik yaratılıyor.
Yazarın en büyük başarısı da burada: Okuru sarsmak için bağırmıyor, sadece gösteriyor. Bu da metni daha etkili kılıyor.
Kitap açıkça Sovyet çalışma kamplarına, yani Gulag sistemine bir eleştiri niteliğinde. Ancak Vladimov bunu doğrudan sloganlar yerine bir hayvanın bilinç dünyası üzerinden yaparak daha evrensel bir düzleme taşıyor.
Bu yönüyle eser, Sovyetler Birliği ile birlikte, her türlü totaliter yapıyı hedef alıyor.
Kitap, özellikle davranış psikolojisi bağlamında da dikkat çekici bir metin olarak okunmalı. Ruslan’ın eğitimi, koşullanma süreçleri ve refleksleri oldukça gerçekçi bir şekilde aktarılmış.
Pavlovcu reflekslerin edebiyata bu kadar güçlü yedirildiği nadir örneklerden biri denebilir. Köpeğin dünyayı algılayış biçimi, okuyucuya neredeyse deneysel bir gözlem hissi veriyor.
Ruslan’ın iç dünyası, aslında insanın otoriteyle kurduğu ilişkiyi yansıtıyor. Bu da etkileyici bir psikolojik alt metin oluşturmuş. Emir