Türk edebiyatında kendine has bir sesi olan Mario Levi, “Size Pandispanya Yaptım” ile okuru yine tanıdık ama bir o kadar da huzursuz eden bir dünyaya çağırıyor.
Kitap, ilk bakışta anılardan beslenen bir hikâye gibi duruyor ama sayfalar ilerledikçe bunun çok daha fazlası olduğu anlaşılıyor.
Açık konuşmak gerekirse, bu romanı düz bir hikâye gibi okumak mümkün değil. Levi, anlatıyı katman katman kuruyor. Kimi yerde kişisel hatıralar devreye giriyor, kimi yerde toplumsal hafıza kendini hissettiriyor. Bu da metni zenginleştiriyor ama aynı zamanda kolay tüketilir olmaktan uzaklaştırıyor.
Edebi açıdan bakınca, Levi’nin dili yine başrolde. Uzun cümleler, iç içe geçen zamanlar, hafif bir dalgınlık hissi…
Okur ya bu ritme kapılıyor ya da bir noktada yoruluyor. Çünkü yazar, metni hızlandırmak gibi bir derdin peşinde değil. Bu bir tercih, ama herkese hitap etmeyebilir.
Roman, Türkiye’nin yakın geçmişine özellikle de şehirli azınlıkların hayatına dokunuyor. Büyük olaylardan çok küçük, kişisel hikâyeler üzerinden bir dönem anlatılıyor. Bu yönüyle sahici. Ama daha net bir tarihsel çerçeve arayan okur için biraz eksik kalabilir.
Yazar, siyaseti metnin içinde adeta fısıldayarak işlemiş.
Kimlik, aidiyet, dışarıda kalmışlık...
Bunları doğrudan sloganlarla kullanmak yerine, karakterlerin hayatı üzerinden anlatılmış. Bu incelikli yaklaşım güçlü olsa da bazen “ne demek istiyor?” sorusunu akla getiriyor.
İnsanı anlama konusunda ciddi bir gözlem gücü var. Özellikle hafıza ve kimlik meselesi, psikolojik olarak oldukça gerçekçi bir zemine oturuyor.
Zaten kitabın en güçlü tarafı da burası: insanın içi. Karakterler yalnız, kırılgan, geçmişe takılı.
Levi kişileri süslemeden, oldukları gibi anlatıyor. Ama bu kadar içe dönük bir anlatım, dış dünyada olup biteni geri plana itiyor. Bu da