Kimi zaman rahatlamak, sakinleşmek ve dinginleşmek için kitap okumaya veririz kendimizi. Elimize aldığımız kitaptan beklentimiz de bu yöndedir.
Bu yazımda anlatmaya çalışacağım, Ayşegül Devecioğlu’nun “Güzel Ölümün Öyküsü”, okuru rahatlatmak gibi bir niyeti olmayan kitaplardan. Elinize aldığınız anda hissediyorsunuz bunu. Ne teselli veriyor ne de yarayı hızla kapatmaya çalışıyor.
Tam tersine, kanayan yere parmağını bastırıyor ve o parmağı kolay kolay çekmiyor. Ölümle, ideallerle ve bu idealler uğruna harcanmış hayatlarla yüzleşmeye çağırıyor okuru.
“Güzel” sözcüğünü ölümle yan yana getirmesi bile başlı başına bir provokasyon. Ama bu provokasyon estetik bir yüceltmeden çok, geride kalanların yükünü sorgulayan sert bir ironi taşıyor.
Devecioğlu’nun edebi tercihini aslında çok net vermiş. Süs yok, şov yok, okuru etkilemeye çalışan numaralar yok.
Dil sade ama bu sadelik yumuşak değil; aksine oldukça sert. Cümleler kısa, bazen bilerek eksik, bazen kırık. Bu kırıklık kitabın ruhuna yakışıyor.
Ölüm gibi ağır bir mesele lirizme boğulmadan, neredeyse serinkanlı bir mesafeyle anlatılıyor. Bu mesafe, duygusuzluk değil; okuru ağlatmak için kurulan sahnelere bilinçli bir mesafe.
Yine de bu tercih herkes için kolay bir okuma sunmuyor. Yer yer metnin ketumluğu, karakterlerle duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor. Bazı boşluklar bilerek bırakılmış ama her okur bu boşlukları doldurmak istemeyebilir.
“Güzel Ölümün Öyküsü”, Türkiye’nin yakın tarihine doğrudan parmak sallamıyor. Ne tarih dersi veriyor ne de slogan kuruyor. Ama özellikle 1980 sonrası siyasal iklimin ağırlığı metnin her satırında hissediliyor.
Devrimci idealler, yarım kalmış hayatlar, adı konmamış kayıplar… Hepsi fonda, sessiz ama inatçı bir uğultu gibi...
Kitabın güçlü yanlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor.