Yayımlandıkları döneme ait sanılan ama asıl muhatabını yıllar sonra bulan kitaplar, yıllar geçse de güncelliğini hiç yitirmezler.
Uğur Mumcu’nun “Rabıta”sı da onlardan biri...
İlk kez okuduğunuzda bir “araştırma kitabı” tutuyormuş hissi verir; ikinci okumada ise neredeyse güncel bir haber dosyası gibi durur karşınızda.
Aradan onca yıl geçmiş olmasına rağmen metnin hâlâ bu kadar diri olması, insanın içini ürpertiyor. Demek ki meseleler değişmemiş, yalnızca isimler ve yöntemler dönüşmüş.
Uğur Mumcu bu kitapta edebiyat yapmaz, zaten niyeti de bu değil. Ama her iyi gazeteci gibi, gerçeği anlatırken sizden istemek yerine güçlü bir anlatı kuruyor.
Rabıta, dini-siyasal ağların Türkiye’deki uzantılarını incelerken, aslında daha büyük bir sorunun peşindedir:
Devletin boşalttığı alanları kimler, nasıl doldurdu?
Bu doldurma işlemi masum bir inanç faaliyeti miydi, yoksa uzun vadeli bir siyasal mühendislik mi?
Tarihsel olarak kitap, 1970’ler ve 80’lerin çalkantılı Türkiye’sine odaklanıyor. Soğuk Savaş’ın gölgesi, darbeler, ideolojik kamplaşmalar…
Mumcu bu karmaşanın içinden bir hat çeker ve gösterir: Siyasal İslam yalnızca içeriden beslenen bir akım değildir; dış kaynaklı para, ideoloji ve örgütlenme biçimleriyle desteklenmiştir.
Bugün hâlâ “yerli ve milli” söylemi etrafında dönen tartışmaları düşündüğümüzde, “Rabıta”nın satırları ister istemez bugüne değiyor.
Siyasal açıdan Mumcu’nun tarafı nettir. Laiklikten, kamusal akıldan ve aydınlanmadan yanadır. Bunu gizlemez, saklamaz, yumuşatmaz.
Bu tavır, günümüz “iki tarafı da dinleyelim” konforuna alışmış okur için rahatsız edici olabilir. Ama belki de tam bu yüzden değerlidir. Çünkü “Rabıta”, tarafsızlık maskesi altında susmayı değil, açıkça pozisyon almayı seçiyor.
Mumcu’nun polemikçi tonu, kişisel bir öfkeden çok kamusal