Kış mevsiminin iyiden iyiye kendini hissettirdiği bu günlerde, ilk defa yaşadığım bel tutulması sebebiyle, farklı duyguları bir arada yaşadığım süreçte, birkaç kitap okuması ve kitaba dair yazılar kendimi daha iyi hissetmemi sağladı.
Özellikle birisi, insan olarak zamanla, bedenle ve toplumla kurduğum ilişkinin sert bir muhasebesi gibiydi.
Jean Améry’nin “Yaşlanma Üzerine” adlı denemesi, yaşlanmayı romantize etmeden, onu insanın kendisine ve dünyaya yabancılaşmasının kaçınılmaz bir evresi olarak ele alıyor. Dolayısıyla bu tavır, kitabı hem sarsıcı hem de dürüst kılıyor.
Edebi açıdan “Yaşlanma Üzerine” yoğun, disiplinli ve tavizsiz bir metin. Améry’nin dili ne şiirsel ne de duygusal bir yumuşaklığa yaslanıyor. Aksine, felsefi deneme geleneğine yakın, keskin ve yer yer acımasız bir üslup tercih edilmiş. Okuru, yazarın elinden tutmaya çalışması yerine, düşünmeye zorluyor.
Bu tercih, kitabın en güçlü yanlarından biri olduğu kadar, aynı zamanda zayıf noktası da denilebilir. Çünkü metin, zaman zaman akademik bir sertliğe bürünerek duygusal temas alanını daraltıyor. Yaşlanmanın hissi boyutu, bilincin soğuk ışığı altında gölgede kalabiliyor.
Jean Améry’nin düşüncesini, yaşlanma meselesinden bağımsız ele almak mümkün değil. Auschwitz’ten sağ kurtulmuş bir düşünür olarak Améry, zamanı biyolojik bir süreç olarak ele almasının yanında, tarihsel bir yük olarak da yaşıyor. Yaşlanmak, onun için bedensel gerilemenin yanında; geçmişin susmayan ağırlığı olarak duyumsanıyor.
Bu bağlamda kitap, 20. Yüzyılın travmatik tarihine ilişkin bir metin. Faşizm, sürgün, yurtsuzluk ve modern toplumun bireyi işlevselleştiren yapısı, yaşlılığı da verimsizliğin simgesi hâline getiriyor.
Améry’nin eleştirisi aynı zamanda örtük biçimde siyasi mesajlar da veriyor. Bunlardan en belirgin olanı;