Ama özellikle gençlik yllarında, kendisi için uygun olan insanlardan hoşlanmayış yüzünden yalnızlığa düşen, ama yalnızlığın ıssızlığına uzun süre dayanamayan bir kimseye, yalnızlığının bir bölümünü toplum içine çekmesini, yani toplumun içinde de bir ölçüde yalnız olmayı öğrenmesini, buna göre düşündüğü şeyi hemen ötekilere söylememesini öte yandan, onların sõylediklerini ciddiye almamasını, dogrusu hem ahlaki hem de entelektüel açıdan, onlardan çok sey beklememesini ve bu yüzden onların görüşleri bakımından övgüye değer bir hoşgörüyü sürekli korumak için en güvenli yol olan aldırışsızlığı sağlamlaştırmasını öneririm.
Buna göre yaşamından mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını, tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.
Yazar Salamanca Üniversitesi Rektörü iken bir general ile arasındaki diyalogtan bir bölüm şöyleymiş:
General Millán Astray artık dayanamaz, “Kahrolsun akıl! Yaşasın ölüm!” diye bağırır. Falanjistler, bağıra çağıra generali desteklerler. Ama Unamuno sürdürür konuşmasını: “Burası aklın mabedidir. Bense bu mabedin başpapazıyım. Sizler bu kutsal mabede saygısızlık ediyorsunuz. Yeneceksiniz, çünkü muazzam ve vahşi bir güce sahipsiniz. Ama inandıramayacaksınız. İnandırabilmek için ikna edebilmek, ikna edebilmek içinse sizin yoksun olduğunuz iki şey gerekir: akıl ve mücadelede haklılık. Sizden İspanya’yı düşünmenizi istemenin beyhude bir çaba olduğunu biliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Yazar belli ki cesur düşüncelere sahip fakat bu kitapta birşeyler karalamış diyebilirim. Fena öyküler değildi ama çok daha derin kısa öyküler okumuştum. Son öykü favorim. Düello olgusuna daha önce Schopenhauer'un yaklaşımına benzer şekilde bir tür aptallık örneği olarak yaklaşmış.